ATTİLA İLHAN FENOMENİ-I

A. GALİP/Ankara

Sayı: 61, Sayfa: 5-6-7

GİRİŞ

Bir edebiyat eserini anlamak için doğrudan yazarından mı hareket edilmeli? Yazarın politik tercihi, yaşam biçimi vs. eserlerini değerlendirmek için birincil öneme haiz kalkış noktası olabilir mi? Ya da olmalı mı? Bu ve benzeri sorular bir dönem fazlasıyla sorulmuş yanıtları da epeyce kabarık bir literatür oluşturmuş durumdadır. En bilinen örneklerine Marx ve Engels’in edebiyat ve sanata ilişkin yazılarında rastlanır. Honore de Balzac’ı örnek vererek bu yazarın hayli tutucu birisi olmasına rağmen eserlerinde dönemin verili değer yargılarının çürümüşlüğünü, çöküşünü başarılı bir biçimde sergilemiş olduğunu söylerler. Buradan romanın yazarının görüşlerinin birebir yansıması olmadığı sonucunu mu çıkaracağız? Öte yandan Stendal’ın "Roman sokaklarda gezdirilen bir aynadır" sözünü dikkate alarak yazarın aradan çekilmiş olduğu sonucuna mı ulaşacağız? Peki ama yazarın aynasını o sokakta değil de bu sokakta gezdirilmiş olmasını nasıl değerlendireceğiz?

Böylesi bir tartışma sonunda "sanat toplumsal gerçekliği yansıtır" gibi bir sonuca ulaşır. Fakat bu da bir sonuç değil bir başlangıçtır ve yeni sorunlar doğurur. "Toplumsal gerçeklik" ve "yansıtma" nedir? Toplum homojen bir bütün olmadığına göre "kimin gerçekliği" sorusu ile yazarın seçtiği tipler ve olaylar bir kurgulama değil mi soruları hiç de yabana atılacak sorular değildir. Kaldı ki toplumsal gerçeklik mi, eleştirel gerçeklik mi ayrımı farklı argümanlara yönelmeyi gerekli kılar. Konuyu farklı boyutlara taşır. Yazarın tutumunu yeniden gündeme getirir. Yazar gerçekliği sunmakla mı yetinir, bir çıkış yolu gösterip okuyucuya kılavuzluk mu eder? Etmeli mi? Etmeli ise bunu nasıl yapar?

Bu kısacık değinmeden de anlaşılacağı gibi sadece yazara yönelik eleştiri kuramlarının problematiği olan birkaç soruya değindik. Eseri merkeze alan, okuyucuyu merkeze alan diğer kuramlar meseleyi bambaşka boyutlarıyla ele almaya çalışacağız. Çok farklı alanlarda eserler vermiş; vermeye de devam eden A. İlhan’ı ele alıp benimsediği politik görüşlerinin yansımalarını edebi eserlerinde ve diğer yazılarında görmeye çalışacağız.

Hangi Attila İlhan?

Attila İlhan’ın şiir, roman, senaryo (sinema ve özellikle tv dizileri) ve deneme, eleştiri, fıkra gibi alanlara kendine has bir üslubu, imge dünyası, yaratcı kurgulaması ile yepyeni bir soluk kazandırdığı inkardan gelinecek bir şey değildir. O çok eleştirdiği "İnönü Atatürkçülüğü" döneminde, yanılmıyorsam 1946 yılında, CHP’nin açtığı bir şiir yarışmasında Cahit Sıtkı Tarancı ve Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi bilinen şairlerin arasında ikinciliği kazandığı henüz bir lise öğrencisi olduğu yaşlardan bu yana yazdığı şiirler (toplam on bir şiir kitabı) yepyeni imge dünyası ve yepyeni söyleyiş biçimleri içerdiğinden bir çok şair için esin kaynağı olmaya devam etmektedir. Rahatlıkla romanları için de aynı şeyi söylemek mümkün. Ahmet Yurdakul, Mehmet Eroğlu, Ülkü Karaosmanoğlu gibi romancılar A. İlhan çizgisinin başarılı sürdürücüleridir. Tv. dizilerinde ise bugün A. İlhan taklitçilerinden geçilmiyor.

Şair ve senarist A. İlhan’ı incelemeyi başka bir yazıya bırakalım. Fena halde politik romancılık yönünü ele alalım.

Komitacılıktan Devlet Sanatçılığına

Şiir kitaplarına eklediği meraklısı için notlar bölümünde çoğu şiirinin militan mesajlar içerdiğini bunu dönemin baskısı gereği kapalı ifade etmek zorunda kaldığını yazar. Sık sık komitacılık serüveninden söz eder. Fikret Adil’in kurduğu TSP’nin üyesi olduğunu ve giriştiği faaliyetlerini anar. Henüz bir lise öğrencisi iken gözaltına alınır, hücreye atılır. Serbest bırakılır fakat bu kez de eğitim hakkı elinden alınır. Kaymakam olan babasının girişimleri ile İstanbul’da bir liseye kabul edilir. Sanat çevresi ile yoğun teşvik-i mesaisi de bu dönemde başlar. Yönetmen Metin Erksan, aktör Fikret Hakan, Sadri Alışık; A. İlhan’ın ve Çolpan İlhan’ın samimi arkadaş grubudur. Lise bittikten sonra bir yıl İstanbul Hukuk Fakültesine devam eder. Sonra da birinci Paris yolculuğu başlar.

Fena halde komitacı A. İlhan’ın politik kavrayışındaki "zenginlik" Paris’teki ilişkilerinin ürünüdür. Bunu romanlarından ve makalelerinden rahatlıkla izleyebiliriz. Attila İlhan’ın romanları üç grupta toplanır.

1- İlk eserleri: Sokaktaki Adam, Zenciler Birbirine Benzemez

2- Aynanın İçindekiler Serisi: Kurtlar Sofrası, Sırtlan Payı, Bıçağın Ucu, Yaraya Tuz Basmak, Dersaadette Sabah Ezanları, O Karanlıkta Biz

3- İzmir Üçlemesi: Haco Hanım Vay, Fena Halde Leman ve henüz yayınlamadığı diğeri.

Her bir roman için söylenecek çok şey var. Önümüzdeki sayılarda bunu yapabileceğimi umuyorum. Bu giriş yazısında romanlarını genel olarak ele aldığımdan ayrıntıya girmeyeceğim.

Birinci gruptaki eserlerinin genel kabul gördüğü gibi görsel zenginliğine bir diyeceğim yok. Sokaktaki Adam bu görsel zenginliği nedeniyle Biket İlhan (ki zevcesidir) tarafından sinemaya da aktarıldı. Zenciler Birbirine Benzemez bir üçüncü dünya ülkesi vatandaşının (Mehmet Ali) Paris’teki yaşamını konu alan ilk roman olduğundan sanırım bir doktora tezine konu edildi.

Eserlerinde gerek erkek, gerekse kadın (nedense daha çok kadın) eşcinselliğini bütün boyutlarıyla ve ilk defa açık bir biçimde kendisinin irdelediğini söyler. Bu kadarıyla doğrudur. Ancak hep yeni şeyler söylemeye meraklı İlhan, bu konuda erkek egemen zihniyetini yeniden üretmekten öteye geçemez. Lezbiyenleri, kılık-kıyafetlerinden, hal ve tavırlarına kadar erkeksi tiplemeler; eşcinselleri ise kadınsı tiplemeler olarak çizer.

İzmir Üçlemesini oluşturan romanlarda İzmir civarında çiftlik sahibi eşraftan bir ailenin Osmanlı İmparatorluğunda ve Türkiye’de kapitalizmin gelişmesine paralel olarak ulusal ve uluslararası ticari ilişkilere atılıp burjuvalaşmaları anlatır. Bir dönem çok tartışılmış "milli burjuvazi" kavramı etrafında emperyalist çok uluslu şirketlerle kurulan kaçınılmaz ilişkiler işlenir. Bu romanda ele alınan aile Şam’da Osmanlı paşalığı yapmış, İzmir’de çiftliği olan torunları milletvekilliğine yükselmiş (1950’li yılların DP’si) geniş bir sülaleden müteşekkildir. Milli değerler, ulusal bağımsızlık, büyük bir imparatorluğun varisi olmak, çok uluslu şirketler, ülke içerisinde kapitalizmin "çarpık" gelişimi, burjuva politikasının demagojik boyutu gibi konular bu romanların olay örgüsünü oluşturur.

Bir fenomen olarak A. İlhan’ı ele veren romanları ise özellikle Aynanın İçindekiler serisidir. Çünkü bu romanlardaki farklı mesleklerdeki kişiler (gazeteci, asker, aktör vb.) A. İlhan’ın bütün bir kavrayışının ete kemiğe bürünmüş tipleridir. Bu tiplere geçmeden önce A. İlhan’ın komitacılığına ve politik kavrayışındaki zenginliğine açıklık getirecek bir parantez açalım. Sanırım Hangi Sol adlı kitabında anlatılıyordu. İlk Paris gezisinde A. İlhan’ın meşhur Margot’su bu komitacı genci şok eden veciz açıklamasını yapar. Yer Margot’un atölyesidir. Bayan Margot ağzında purosunu tüttürürken bir yandan da çıplak modellik yapan sevgilisi genç kadının beyaz tenini tuvale geçirmeye çalışır. Gözlerini kısa kısa yahu sizin ulusal önderiniz vardı, galiba Atatürk, onun hiç kitabı yok mu manasında bir soru yöneltir. İşte bu soru A. İlhan’ı çarpar. O güne kadar Atatürk’ü layıkıyla okumamıştır. Sosyalizm ve devrim teorilerine aşikardır da ulusal kahramanını hiç bilmemektedir. Derhal ülkesinden Nutuk’u sipariş eder. Değil mi ki SSCB’ndeki 20. Kongre çoktan yapılmış, Stalinist bürokrasinin işlediği cinayetler gözler önüne serilmiş, Macaristan’daki özgürlük hareketleri bastırılmış, İmre Nagy katledilmiş, Fransa’daki aydınlar kitlesel olarak KP’den ayrılmışlardır. Bu yüzden Attila İlhan’ın yeni arayışlara girmesi kaçınılmaz olacaktır. Ulaşacağı kaynak ise hemen elinin altındadır. Margot doğru yerde doğru soruyu sormuştur. Genç komitacının artık Marksizmin teori ve pratiğini kavramak için tarihin karanlık mahzenlerinde dolaşmaya hiç niyeti yoktur. Bir ulusal kurtuluş kahramanı bilinen M. Kemal’in görüşlerini bir -izm haline getirmeye çalışan Kadro’cular öteden beri yazıp çizmektedirler. A. İlhan’ın kafasında halkçılık, devletçilik, devrimcilik gibi öteden beri tartışageldiği kavramlar kendiliğinden Kemalizmin asli unsurları hanesine yerleşir. Kemalizm ile sosyalizmi bağdaştırmakta da A. İlhan artık pek fazla zorlanmayacaktır. Sosyalizm zaten yıllardır Stalin’in elinde bir milli komünizm kimliğine indirgenmiştir. Herkesten daha fazla millici olan Atatürk dururken onun bunun milli komünizmine ihtiyaç kalmamıştır artık. Bundan böyle A. İlhan’ın yapacağı tek iş herkesi eleştirmek ve bir eklektik Atatürkçülük oluşturmaya çalışmak olacaktır. Hangi Atatürk kitabı tamamiyle bu konuya hasredilmiştir. Yedi düvele meydan okuyan bir kalpaklı süvari imgesi herkesten daha fazla elbetteki şairi cezbedecektir.

Kurtlar Sofrası’ndaki gazeteci Mahmut Kemalizmde ilericiliği, uygarlığı, bağımsızlığı, sosyalizmi ve bilumum değerleri bulan kahramandır. Tam bir Uğur Mumcu’dur yani. Zaten sonu da benzer bir biçimde olur. (Uğur Mumcu bir Attila İlhan hayranıydı. Seksenli yılların başında Cumhuriyet gazetesi için A. İlhan ile yaptığı uzun bir dizi söyleşide hayranlığını görmek mümkün) gazeteci Mahmut’u çıkarlarına çomak soktuğu için işadamları öldürtür. Bu kez görevini sevgilisi Ümit devralır. Kurguya dikkat buyurun, sonunda sevgilisinin ölüm emrini verenin işadamı olan babası olduğunu anlayacaktır.

O Karanlıkta Biz adlı romanında hiçbir zaman komünist olamamış, SBKP’nin uyduluğunu üstlenmiş TKP’yi anlatır. Aynı serideki diğer romanlarında ittihatçı askerler ile 27 Mayısçı demokrasinin zinde güçleri olan genç subayları ve darbeyi anlatır. Bu kadarıyla kalınmaz. Sinema ve eğlence sektörü, ticaret burjuvazisi ve politikacılarla bunların birbirleri arasındaki kirli bağlantılar ele alınır. A. İlhan’ın hakkını vermek için şunu da ekleyelim; kahramanlar cinsellikleri, duyguları ve alışkanlıklarıyla bunların yarattıkları gerilimler içerisinde ele alınıp ince ince işlenir.

Yanlış Kadınlar

İlhan ilk defa cinselliği de teferruatıyla irdeleyen bir yazarımızdır. Üstelik herkesin anmaya çekindiği marjinal boyutlarıyla ele alır. Eserlerinde gerek erkek, gerekse kadın (nedense daha çok kadın) eşcinselliğini bütün boyutlarıyla ve ilk defa açık bir biçimde kendisinin irdelediğini söyler. Bu kadarıyla doğrudur. Ancak hep yeni şeyler söylemeye meraklı İlhan, bu konuda erkek egemen zihniyetini yeniden üretmekten öteye geçemez. Lezbiyenleri, kılık-kıyafetlerinden, hal ve tavırlarına kadar erkeksi tiplemeler; eşcinselleri ise kadınsı tiplemeler olarak çizer. Bütün eserlerinde bu kurala harfiyen uyar. Gerçek hayatta karşılaşmış olup ancak yakından tanıma olanağını bulamadığı birinden esinlendiğini söyleyerek "Aynanın İçindekiler" serisinin çeşitli romanlarında canlandırdığı Hayrunisa tiplemesi tam bir "erkek"tir. O artık takım elbise giyen, sigara içen, bağıra çağıra konuşan, araba kullanan, karı-kız muhabbetine bayılan bir travestidir. Eşcinselliğinin farkına çoluk çocuk sahibi olduktan sonra varmıştır. Hayrunisa’nın kızı da iç eğilimlerine kulak vermeye başladığında makyaj başta olmak üzere, kadınsı bulduğu alışkanlıklarını bir bir terkeder. "Haco Hanım Vay!" adlı romanın kahramanı Haco Hanım da çocukluğundan beri erkeksi tavırlar içerisindedir. Ne ki erkeksi tavırlarla yetiştiği için lezbiyendir dense daha doğru olacaktır. İzmir’de çiftlik hayatı içerisinde yetişmiş olması nedeniyle ata binen, elde kamçı, ayakta çizme kahya Haco Hanımdır. Şam’da ise harem dairesinde ud ve kanun eşliğinde yılan gibi kıvrılan Arap dilberlerini beceren Haco Hanımdır. Peki Leman farklı mı? Türkiye’de tam bir kadın, "Fena Halde Leman". Paris’te tebdil-i kıyafettedir. Kendisi bile şaşırır kendi travestiliğine.

İlhan’ın romanlarında erkek eşcinsellere pek rastlanılmaz. Sadece Bacaksız Abdi’nin Paris’teki maceralarında erkek eşcinsellerden şöyle bir sözedilir. Abdi Bey’in Roza Mizrahi’den kaptığı Fransız dilberini erkek kıyafetleriyle yanında dolaştırması da gene lezbiyenlerin erkeksi olduğu genel yargısının bir ürünüdür. Gerçi bu durum Abdi Bey açısından kural dışıdır ama üzerinde durmaz.

İlhan, başka kitaplarında (Hangi Seks?, Yanlış Kadınlar, Yanlış Erkekler) eşcinselliği enine boyuna tartışmaya çalışmasına rağmen romanlarındaki tipler, geleneksel bakış açısının damgasını taşır. Eşcinseller klişe bir biçimde canlandırılır: Kadınsı erkekler, erkeksi kadınlar. *

Sonuç

Bu yazımızın sonuç bölümüne gelmiş bulunuyoruz. Bu bölüm aynı zamanda devlet sanatçımız hakkındaki tespit ve iddialarımızı da içermek durumundadır. İddialar tezler halinde şöyle sıralanabilir.

A. A.İlhan hiçbir zaman sosyalist olmadı. Politik kavrayışı bazı Marksist deyimlerin yüzeysel anolojilerinden öteye geçip kavramsal derinliğe ulaşamadı.

B. Demokrasi ve özgürlük mücadelesinin tarihsel ve uluslararası boyutunu bir kenara iterek sosyalizan milliyetçi bir tutum benimsedi. Bu yüzden enternasyonalizme yabancı kaldı. Bir süre Paris’te yaşamasına rağmen ufkunu milliyetçilikle sınırladı. O ülkenin ilerici güçleri ile gerekli ve zorunlu temasa girişmedi. (Acaba bu şairlere has bir özellik mi? Zira Ataol Behramoğlu da politik sürgününü tamamlayıp döndüğünde benzer tutumu takındı.)

C. Oluşturduğu imajına sıkı sıkı sarılarak buna layıkıyla anlaşılmamış bir doktrinerlik ve muazzam bir estetik boyut katmaya çalıştı. Sıradan bir milliyetçiliğe battığını gizlemeye çalışarak artistik maniplasyonlara yöneldi.**

D. Özellikle romanları sıkı sıkıya ördüğü milliyetçi söylemin best-seller kurgusuyla işlenmiş ideolojik tipler yığınından öteye geçememiştir.

E. Günlük yazılarını derlediği Batının Deli Gömleği, Faşizmin Ayak Sesleri, Ulusallık Mücadelesi, Hangi Sol, Hangi Sağ, Hangi Batı, Hangi Sex, Yanlış Kadınlar Yanlış Erkekler gibi çarpıcı isimlerden oluşan yirmiyi aşkın kitaplarında ileri sürdüğü görüşler her zaman doğruyu söyleyen, hiçbir zaman yanılmayan, olaylara farklı bakan (farklılık bir erdemmiş gibi) sosyalist bir A. İlhan portresini dayatmasına rağmen bugünkü MHP ve DSP’nin demagojik, popülist anlayışlarının bir eklektizminden öte herhangi bir mana ve ehemmiyet taşımamaktadır.

Mösyö İlhan zekadan çatlamadan daha nice eserler vermeniz dileğiyle, ömrünüz bol olsun.

 

BİZE GELENLER

"Kanımda HIV virüsü taşıyorum… Bulaşıcı, öldürücü bir hastalığın virüsü. Korkuyor musunuz benden? Yatakta bedenim kıpırdıyor. Başım hafifçe sağa doğru kayıyor. Hepsi bu. Bana öyle bakmayın. Bana bir ölüye bakar gibi bakmayın."

Romantik Salgın, İbrahim Altun, Telos Yayınları, Mayıs 1999, Roman.

 

"Bu yasaların hepsi zeki insanlar tarafından yapılmış ama yine de bir sürü dava, yasadan şüphe edilerek sonuçlanmıştır. Gerçi bu davaların çoğunda hakimlerin önyargılarının da etkisi vardır ama yine de bazı yasalar her zaman için korkutucu olmaktan çok komik olmuşlardır. Gelin, dünyada tarih boyunca bir gezintiye çıkalım ve ne var, ne yok görelim."

Dünya’nın En Garip Seks Yasaları, Robert Wayne, Çeviri: Kutsi Akıllı, Parantez Yayınları, Mart 1999

 

NİSYAN Dergisinin Yaz 99, 3. sayısı "Faşizm" konulu dosyasıyla çıktı.

Nisyan’ın ilk iki sayısının dosya konuları ise "anti militarizm" ve "öz yönetim" başlıklarını taşıyordu.

NİSYAN’ın son sayısının bazı konu başlıkları: "90’ların Türkiyesi: Büyük Stadyum", "Edepsizlik, Anarşi, Gerçeklik ve Hayatımız", "Bir Tutunamayan: Edgar A. Poe", "Sanatçı! Kendini Yok Et! Fluxus", "Kosova’da Savaş Durdu Mu?"

http://www.savaskarsitlari.org/nisyan

e-mail: nisyan@savaskarsitlari.org