Demokrasinin Yeni Eşiği: Herkes İçin Evlilik

Tolga Bilener

Sayı: 129, Sayfa: 20-22

Bundan 20-30 yıl önce ütopya gözüyle bakılan eşcinsel evlilik konusu, artık neredeyse temel bir insan hakkı konusu olarak tartışılıyor. 2001 yılında evlilik kurumunu eşcinsel çiftlere açan Hollanda’nın ardından günümüzde 14 ülkede hemcins bireylerin birbirleriyle evlenmeleri mümkün(1). Fransa, 15. ülke olarak bu listeye dâhil olmak üzere. 

Eşcinsel evlilikleri tartışması, son birkaç aydır Fransa’nın bir numaralı gündem maddesi. 6 Mayıs 2012’de cumhurbaşkanlığına seçilen Sosyalist Parti lideri François Hollande, seçim kampanyası sırasında verdiği sözü tutarak, kısaca mariage pour tous (herkes için evlilik) adıyla bilinen ve eşcinsel çiftlerin evlenmelerinin yolunu açan yasa teklifini meclise sunma kararı aldı. Bu kararla birlikte Fransa kamuoyu adeta ortadan ikiye bölündü ve hararetli bir tartışma başladı. Tasarının “toplumsal bir ilerleme” olduğunu savunan hükümet, eleştirilere rağmen yasayı çıkarmakta kararlı görünüyor. 29 Ocak 2013’te Millet Meclisi’nde görüşülmeye başlanan 20 maddelik yasa tasarısı, muhalefetin verdiği beş binden fazla değişiklik önergesine rağmen, 12 Şubat tarihinde Millet Meclisi tarafından 329’a karşı 229 oyla kabul edildi. Tasarı, Senato tarafından da kabul edilirse yasalaşmış olacak. 

Fransa’da eşcinsel evlilik konusunda yürütülen tartışma, özgürlükçü ve çoğulcu olduğu varsayılan demokratik bir Batı ülkesinde bile ayrımcılığın, önyargıların ve ötekileştirmenin ne kadar yaygın olduğunu ortaya koyarken, LGBT haklarının kimi ülkelerde gündelik siyasetin bir aracı olarak kullanılacak denli önemli bir tartışma alanı haline geldiğini de ispatlamış oldu. 

Tarihi arka plan

Fransız Devrimi öncesinde Hıristiyan ilahiyatının da etkisiyle eşcinsel ilişkide bulunmayı idamlık bir suç sayan Fransa, devrimle birlikte yerleşen laiklik anlayışının bir sonucu olarak 1791 yılında eşcinselliği ceza kanunu kapsamından çıkardı. Elbette eşcinsel ilişkiye girmenin artık bir suç olarak görülmemesi, eşcinsellere yönelik tüm ayrımcılıkların ortadan kalktığı anlamına gelmedi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’da yönetimde bulunan Nazi işbirlikçisi Vichy rejimi, geleneksel aile kavramına verdiğini önemden olsa gerek, ceza yasasında heteroseksüel ilişkiler için cinsel rüşt yaşını 15 olarak tespit etmiş; buna karşılık 21 yaşından küçük bir hemcinsiyle ilişkiye giren bireyleri “kamu ahlakına aykırılık” suçundan 6 ay ila 3 yıl arasında hapis cezasına çarptırmayı öngörmüştü. Açık bir ayrımcılığın ifadesi olan ceza yasasındaki bu farklı yaş sınırları ancak 1982 yılında, ülkenin ilk sosyalist cumhurbaşkanı olan François Mitterand tarafından kaldırıldı. Mitterand yönetimi, 1985 yılında da eşcinselliği Sağlık Bakanlığı’nın “akli hastalıklar” listesinden sildi. Aynı listeden transseksüelliğin silinmesi için ise 2009’u beklemek gerekti. 

Eşcinsel çiftlerin yasal olarak tanınması için en önemli adım, yine bir sosyalist hükümet tarafından 1999 yılında kabul edilen Medeni Dayanışma Paktı (Pacte civil de solidarité - PACS) oldu. Bu yasayla birlikte, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin iki yetişkin birey bir “çift” oluşturduklarını noter huzurunda imzaladıkları bir sözleşmeyle tescil ettirme hakkına kavuştular. Evliliğin beraberinde getirdiği tüm hak ve ödevleri doğurmayan(2)  bu evlilik benzeri hukuki statü, bir yandan “eşcinsel çift” kavramına resmi bir kabul sağlıyor, öte yandan bu birlikteliklere “evlilik” adı vermeyerek doğabilecek toplumsal tepkinin önünü kesmeyi amaçlıyordu. Her ne kadar sadece eşcinsel çiftler için geçerli olmasa da, PACS özellikle eşcinsellerin yararlanabileceği bir statü olarak sunulmuş, hatta satır aralarında bu kadarıyla yetinmeleri gerektiği de hissettirilmişti. 

Yasanın yürürlüğe girdiği ilk yıl olan 1999’da yaklaşık 6 bin PACS gerçekleştirilmiş ve bunların yarıdan fazlası eşcinsel çiftler arasında olmuştu. 2010 yılında gerçekleştirilen 205 bin PACS’ın ise sadece 9143’ü, yani % 4,5’i eşcinsel çiftler arasındaydı(3). Başlangıçta büyük bir ilerleme olarak kabul edilmiş olsa da, LGBT hakları savunucuları 2000’li yıllar boyunca PACS’ın yetersiz olduğunu ve evliliğin eşcinseller için de serbest olması gerektiğini savunmaya başladılar. Ancak bu konudaki yasa tasarısının gündeme gelmesinin ardından büyük bir “ret cephesi” ile karşılaşacaklarını hesaplamışlar mıydı, orası kesin değil. 

Kim neden karşı?

Laikliğin anavatanı sayılan Fransa’da siyasal tartışmalardan uzak durmaya büyük özen gösteren Katolik Kilisesi, evlilik kurumunun eşcinsel çiftlere de açılması tartışmaları sırasında en sert itirazı yükseltti ve muhalefet cephesinin bayraktarlığını yapmaktan çekinmedi. Geleneksel değerleri korumak istemesi başlı başına şaşırtıcı olmasa da, Kilise’nin bu denli net bir biçimde bir kanun tasarısına karşı çıkması, Fransa’da alışılmış bir görüntü değil. 

Paris Başpiskoposu André Vingt-Trois, tasarı gündeme gelir gelmez etkili bir kampanya başlattı. Fransa’daki diğer dinlerin temsilcileriyle ortak deklarasyonlar yayınlayarak evlilik müessesesinin “korunmasının” sadece Katolikler’i değil, kendi deyimiyle tüm uygarlıkları ilgilendirdiğini söyleyen başpiskopos, hükümetle de sık sık görüşerek tasarının meclise sunulmasını engellemeye çalıştı ve düzenlenen yasa karşıtı gösterilere destek verdi.  

Kilise’nin dışında, yasa tasarısına karşı çıkanlar, konuyla ilgili kendi içlerinde bölünmeler yaşasalar da, kabaca sağ siyasal partiler olarak özetlenebilir. Ana muhalefetteki merkez-sağ Halk Hareketi için Birlik (UMP) partisinin önemli isimleri tasarıya karşı olduklarını ifade ederken; Hıristiyan Demokrat Parti lideri Christine Boutin, neredeyse her gün başka bir televizyon kanalında eşcinsel evliliğin antropolojik bir tartışma olduğunu ve mevcut sosyal düzeni nasıl yıkıma uğratacağını anlatmaya koyuldu. Her iki parti, hükümete tasarıyla ilgili referandum düzenleme çağrısında da bulundu, ancak hükümet buna en başından itibaren yanaşmadı. Bu partilere mensup belediye başkanları, tasarının yasalaşması halinde bir tür “vicdani ret”, yani söz konusu nikâhları kıymama hakkının kendilerine tanınması gerektiğini de gündeme getirdiler. Ancak hükümet bu konuda da taviz vermedi ve “kanunlar ülkenin her yerinde eşit olarak uygulanmalıdır” ilkesini savundu. 

Son seçimlerde oyların yaklaşık beşte birini alan aşırı milliyetçi Ulusal Cephe (FN) bünyesinde de ilginç bir tartışma yaşandı. Partinin lideri Marine Le Pen tasarıya karşı olduğunu belirtmekle beraber konuyla ilgili genellikle sessiz kaldı ve tartışmalara fazla katılmadı. Bu tavır partisinin dindar ve muhafazakâr tabanından tepki çekerken, Le Pen’in parti içindeki rakipleri onu “eşcinsel lobisinin etkisinde kalmakla” itham etti. Le Pen’e göre ise son derece küçük bir azınlığı ilgilendiren bu konunun ülke gündemini işgal etmesi, hükümetin siyasal bir taktiğinden ibaretti ve sessiz kalmasının amacı da bu tuzağa düşmemekti. İşsizlik, ekonomik kriz, yüksek suç oranları gibi konularda hükümeti aciz kalmakla suçlayan Le Pen, bu kanun tasarısının asıl amacının “gerçek gündemi saptırmak” olduğunu iddia etti. Partinin kimi sözcüleri ise, “eşcinsel evlilik tanınırsa, bir gün çok-eşli evliliği de tanımak zorunda kalırız” diyerek, tartışmayı Müslüman göçmen karşıtı bir zemine çekmeye de çalıştılar. 

Yasa karşıtı kesimler, 13 Ocak 2013 Pazar günü Paris’te yüz binlerce kişinin katıldığı bir protesto gösterisi düzenlediler. Muhafazakâr dünya görüşünü savunanların sokaklara dökülmesine alışık olunmayan bir ülkede bu denli büyük bir kalabalığın toplanması, gösterinin organizatörlerini bile şaşırttı. Siyasetçilerden din adamlarına, akademisyenlerden sanatçılara farklı kesimleri bir araya getiren gösteri, Fransa’nın muhafazakâr yüzünün ilginç bir fotoğrafını vermiş oldu. Her ne kadar gösteriye katılanlar eşcinsellere karşı olmadıklarını ve homofobik davranmadıklarını iddia etseler de, gösteri sırasında atılan kimi sloganlar ve taşınan bazı pankartlar tam aksini söylüyordu. Bunlar arasında “kendisi hiç evlenmemişken eşcinselleri evlendirmeye çalışan”(4) Hollande’ı Hitler’e benzetenler dahi vardı. 

Yasaya karşı çıkanların gerekçeleri birkaç başlık altında toparlanabilir. Temel söylem, PACS hâlihazırda varken binlerce yıllık bir kurum olan evliliğin tanımını değiştirmeye gerek olmadığı ve zaten bunun da çok ufak bir azınlığın kaprisinden ibaret olduğu. Eşcinsel çiftlerin birlikteliklerine “evlilik” statüsü verilmesine karşı çıkılmasının ise iki ana gerekçesi var: Öncelikle, insanlık tarihi kadar eski olan evlilik kurumunun sıradan bir sözleşme değil, biyolojik gerçekler üzerine oturan evrensel bir kurum olduğu. İkinci önemli itiraz gerekçesi ise, evlilik statüsüyle birlikte kendiliğinden doğan diğer haklar, özellikle de evlat edinme ve yapay döllenme ile çocuk edinme hakkı. Eşcinsel evlilik yasasına karşı çıkanlar eşcinsel bir çiftin sağlıklı çocuklar yetiştirip yetiştiremeyeceğini gündeme getirirken, taşıyıcı anneliğin de yaygınlaşacağını ve böylelikle doğacak çocukların nesebini takip etmenin zorlaşacağını iddia ediyor. Önemli olanın çocukların korunması ve sağlıklı bir ortamda büyümesi olduğu vurgulanırken “çocuk sahibi olma” gibi bir hakkın mevcut olmadığı da dile getiriliyor. 

“Kadın bedeninin metalaştırılması” olarak tanımladıkları taşıyıcı annelik uygulamasının, çocukların biyolojik anne ve babalarının kimliğini öğrenme hakkına aykırı olduğunu iddia eden muhafazakâr kesimler, taşıyıcı ve/veya biyolojik annelerin doğan çocuklar üzerinde hiçbir hakka sahip olmamasının ise Fransız medeni kanununun lafzına ve ruhuna aykırı olduğunu vurguluyor. Bu durumun, çözümü son derece zor bir dizi hukuki belirsizlik yaratacağı da savunuluyor. 

İktidardaki Sosyalist Parti ve eşcinsel evlilikleri savunucuları ise bu eleştirilere karşı geri adım atmadı. Kamuoyu yoklamalarına göre % 55-60 arasında bir desteğe sahip olan bu kesim, toplumsal gelişmeyle birlikte evlilik kurumunda da değişim yaşanmasının kaçınılmaz olduğunu savunarak, eskiden evliliğin birinci amacının doğacak çocuklara meşruiyet kazandırmak olduğunu, ancak günümüzde Fransa’da doğan çocukların yarısının zaten evlilik dışı olduğunu da hatırlatıyor. Boşanmanın yasal olduğu bir ortamda evlilikten “kutsal bir bağ” olarak söz etmenin anlamsız olduğu, evliliğin meşru bir cinsel hayat için kabul edilebilir tek çerçeve olduğu dönemlerin de çok eskilerde kaldığı belirtiliyor. Bir zamanlar sıradışı görünen birçok durumun sonradan sıradanlaştığını; doğum kontrolüne ya da kürtaja da vaktiyle tabiat kurallarına ya da dinsel ilkelere aykırı diye karşı çıkıldığını hatırlatan bu çevreler, laik bir ülkede bu tür gerekçelerin hukuki düzlemde bir anlam ifade etmediğini vurguluyorlar. En az 30 yıldır eşcinsel çiftler tarafından yetiştirilen çocuklar hakkında araştırmalar yapan uzmanlar da heteroseksüel çiftlerin daha iyi ya da daha sağlıklı çocuklar yetiştirdiğine dair hiçbir kanıtın bulunmadığını ifade ederek yasa karşıtı kesimlerin en önemli gerekçelerinden birini çürütmeye çabalıyor. 

Fransa kamuoyunu aylardır meşgul eden eşcinsel evlilikleri tartışması, genel anlamda özgürlükçü olan toplumlarda dahi muhafazakâr damarın ne kadar güçlü olabileceğini bir kere daha ortaya koydu. Üstelik bu kesimler, “birkaç geri kafalı” diye küçümsenemeyecek kadar da kalabalık ve etkili. Tam da bu yüzden, mevcut haklardan hiçbirine dünyanın hiçbir yerinde  “cepte” gözüyle bakılmaması gerektiği ve hak mücadelesinin devamlı uyanık kalmayı gerektiren uzun soluklu bir süreç olduğu akıldan çıkarılmamalı. 

Her konu hakkında olduğu gibi, farklı kültürel birikimlere sahip halkların eşcinsel evlilikleri konusunda da farklı yaklaşımlar geliştirmeleri doğal. Ancak genel olarak söylenebilir ki eşcinsel evlilikleri konusundaki tartışmalar, giderek bu konuyu marjinal bir talep, hatta şımarıklık olarak görülmekten çıkarıyor ve tanınmış olması gereken bir hak olarak gündeme getiriyor. Ancak söz konusu tartışmanın şimdilik sadece “Batı” dünyasında cereyan etmesi nedeniyle eşcinsel evlilikleri ya da LGBT hakları gibi kavramların “Batı”ya özgü ve hatta kültürel emperyalizmin yeni bir aracı olduğu eleştirilerine dünyanın değişik yerlerinde rastlamak da olası. 

Kendisini “insan hakları diyarı” olarak tanımlayan Fransa’nın eşcinsel evlilikleri kavramını yasalarına dâhil etmesi belki de bu konunun dünya kamuoyu önünde giderek normalleşmesini hızlandıracak. Bu açıdan, hemen yarın için olmasa da, eşcinsel evlilikleri konusunun orta vadede temel bir insan hakkı ve demokrasinin olmazsa olmaz bir koşulu olarak kabul edileceğini tahmin etmek çok da iddialı olmaz. Eşcinsel evlilikleri yasasının en önemli savunucularından Fransız düşünür Elisabeth Badinter, “Bireylere özel yaşamlarıyla ilgili hesap sormamak, onlara hiçbir toplumsal davranış kalıbı dayatmamak ve her konuda eşit haklardan yararlanmalarını sağlamak demokrasinin onurudur.” derken(5), biraz da bunu kastediyor olmalı. 

* Galatasaray Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü Araştırma Görevlisi 

 

Notlar

1. ABD (11 eyalette), Arjantin, Belçika, Brezilya, Danimarka, Güney Afrika, Hollanda, İspanya, İsveç, İzlanda, Kanada, Meksika, Norveç, Portekiz.

2. PACS, evliliğin aksine, çiftlere evlat edinme, yabancı olan partnere Fransa’da oturma izni alma ve çiftlerden birinin vefatı halinde emeklilik vb. mali haklardan sağ kalan partnerin yararlanması gibi hakları sağlamamaktadır.

3. http://www.insee.fr/fr/themes/tableau.asp?reg_id=0&ref_id=NATTEF02327

4. François Hollande, hayatı boyunca hiç evlenmedi ama uzun yıllar beraber olduğu Ségolène Royal’den dört çocuk sahibi oldu. 2007’de Royal’den ayrıldıktan sonra gazeteci Valérie Trierweiler ile birlikte olmaya başlayan Hollande, cumhurbaşkanı olmasına rağmen evlenmeyeceğini açıkladı ve Trierweiler’in resmen eşi olmasa da “First Lady” olarak kabul edilmesini istedi. Hollande’ın medeni durumu, eşcinsel evlilik tartışmaları sırasında muhalefet tarafından sık sık gündeme getirilen bir konu oldu.

5. Fransız Millet Meclisi’nin ilgili komisyonu önünde yapılan konuşmadan, 13 Aralık 2012, http://www.youtube.com/watch?v=1zSqqrSofWA 

tbilener@gmail.com