Oyunun Toplumsallaştırıcılığı ve Toplumsalın Oyunları

Arzu Tatlı & Bora Şahinkara

Sayı: 153, Sayfa: 50-52

Oyun ile ilgili yapılan tanımlamalar genellikle oyunun, çocuğun bilişsel kavrayışı, fiziksel ve motor gelişimi, sosyal becerileri, duygusal gelişimini ve farklı düzlemler üzerinden yetişmesini sağlayan bir öğrenme süreci olması yönündedir. Bahsi geçen tanımlamaların çoğunda oyunun çocuğun gelişimi ve yetişmesi ile ilgili bu özelliklerine vurgu yapılırken oyunun toplum üzerindeki etkisi ya da oyunun toplumsallaştırıcı yönü göz ardı edilmiştir. Hatta yaygın olarak tanımlarda geçen gelişimsel yönünün önemi üzerinde de çok fazla durulmamış ve şunun şurasında çocuğu oyalayan, vakit geçirici, eğlendirici (iyi ihtimalle düşünürsek), geçici ve basit eylemler olarak görülmüştür.

Toplumsal olarak taşıdığı önemin hakkı verilmeyen "oyun" kavramı, halbuki Montessori’ye göre çocuğun tek işidir, üretimidir.

Montaigne’e göre ise çocuğun en gerçek uğraşıdır. Yani çocuğun hayatına dair bolca yönlendirilerek ve hayatta bazı şeylerde neyin nasıl yapıldığını öğrenerek geçirmekte olduğu yaşamında gerçekleştirdiği rutinlerin dışına çıkıp, kendisini ifade ettiği, kendisini (sözlerini, davranışlarını, hayal gücü eserlerini) ürettiği en samimi ifade anları, tek üretken uğraşıdır. Büyüklerin sanat yoluyla veya örneğin akademisyenlerin panellerle yaptıklarına karşılık gelir bu anlamda. Her yaştan insanın hayattaki en önemli ihtiyaçlarından ve kendini oluşturma, gerçekleştirme, tanıma yollarından biri olan ’kendini ifade etme’, işte çocuklar için de oyun üzerinden gerçekleşir ve sağlıklı ruhsal gelişim binasının en hayati kolonlarıdır.

Freud, oyunu çocuğun iç dünyasına açılan bir pencere olarak görür ve çocuğun korku, kaygı, endişe gibi başa çıkamadıkları her türlü ruhsal durumları oyun ile yansıttıklarını ve bu uyumsuzluklarının sağaltımının da oyun ile mümkün olduğunu savunur. Sağlıklı oyunlarla geçirilmiş yeterince vakit; çocuğun gelişim sürecinde ortaya çıkabilen açmazları, krizleri hayatın farklı alanlarında, yanlış zamanlarda, yanlış insan ilişkilerinde, yanlış olumsuz davranışlar, patlamalar yapmasına sebep olabileceği anlamını çıkarabiliriz bundan.

Erikson’a göre oyun çocuğun dünyaya hâkim olması ve uyum sağlamak için hayal gücünü kullanmasıdır. Çocuk, baş edemediği her türlü uyumsuzluğu özgür iradesiyle çözümler ve oyunda farklı kombinasyonlarla ortaya koyarak kendini gerçek hayata hazırlar. Örneğin eviçi bireysel oyunlarında, oyuncak karakterlerine halının üzerinde futbol karşılaşması yaptıran veya araba yarışları yaptıran çocukları düşünelim. Karakterlere oynattıkları futbol maçlarının aynı zamanda hakemi olmak zorundadırlar ve kuraldışı durumlara dair çözümler üretirler veya araba yarışlarında sık sık kazalar olur ve bu krizleri yönetirler.

Piaget’e göre oyun, bilişsel gelişim bağlamında bir kavram öğrenme sürecidir. Hayatta karşılaşılan kavramlar, nesneler çocuğun zihnindeki haritaya göre özümsenir ya da uyumsanır. Bu şekilde kavramlar üzerinden öğrenme ve zihinsel gelişim gerçekleşir.

Şimdi de özellikle sokakta ve başka çocuklarla birlikte oynanan oyunları düşünelim. Her gün karşılaştıkları yeni nesneleri kullanışlarına dair veya her gün geliştirdikleri insan ilişkilerinde yeni yöntemler keşfederler, edindikleri bu bilgi ve tecrübeyi sonraki günlere aktarırlar, üzerine eklerler… İşte Vygotsky, bu keşiflerin de genellikle taklit yoluyla yapıldığına atıfta bulunarak ’oyun’u şu şekilde tanımlar: Sosyokültürel malzemelerin taklit yoluyla tekrarlanması ve sürdürülmesidir.

Tüm bu tanımlarla birlikte oyunun öğrenme sürecinde ve çocuğu toplumsallaştırıcı özelliğinde ne kadar hayati bir öneme sahip olduğunu görebiliriz.

Tarihsel bağlamıyla ele alındığında oyunun insanlık tarihi kadar eski olduğu arkeolojik buluntularla da kanıtlanmıştır. İlk oyun malzemeleri; taşlar, aşık kemikleri, ceviz, pişmiş toprak gibi nesneler olmuştur. Eski Mısır uygarlığından örnekler ise şunun gibidir: Bez bebekler, kötü ruhları kovmak için çıngıraklar, içi toprakla doldurulmuş deriden toplar... Oyunun toplumsal olaylarla olan ilişkisi, bilim, sanat, teknoloji, mimari gibi her alandaki gelişimin oyuna yansıdığı görülmüştür. Ancak zamanla oyun ve oyuncak toplumların iktidarlarındaki ideolojilerin sürdürülmesi için kullanışlı bir araç olarak da kullanılmıştır.

Ataerkinin iktidarda olduğu aşikâr olan modern toplumlarda üretilen oyun ve oyuncaklara yakından baktığımızda cinsiyetçi rollerin imgesel olarak ya da doğrudan oyunda ortaya çıkması maalesef sürpriz olmayan bir tespit olacaktı. Kız çocuklarının oyuncak bebeklerle, küçük mutfak eşyaları ve muhtelif oyuncak olarak tasarlanmış ev eşyalarıyla oynaması çocuğun cinsiyet rolünü öğrenmesi için yüzyıllardan beri üretilen bir oyuncak, teşvik edilen bir oyun olmuştur. 16. Yüzyılda üretilen ilk bebek oyuncak evi de aynı amaçlarla üretilmiş ve o dönemlerde 12-13 yaşına gelen kız çocuklarına ev yaşantısını idare etmesinde pratik yapabileceği bu küçük oyuncak evler armağan edilmiştir. Ki, günümüzde hala modern toplumlarda çeşitli boyutlarıyla görülen ev içi işlerin kadınlar ve erkekler arasında adaletsiz paylaşımının sıradanlaştırılmasının hem sebebi hem sonucudur bu oyuncaklar. Üretilen ve gerçekçi olmayan idealize vücut kalıplarına sahip bebeklerle de kız çocuklarına en değerli şeyin güzellik olduğu mesajı veriliyor ve çocukların insan bedeni algıları normatifleştiriliyor. Ve bu da idealize edilmiş bedene aykırı en ufak bir detayı bile bulunan çocukların ruhsal gelişimini çok olumsuz yönde etkileyebiliyor; sonuçları depresyon, anoreksia, bulimiya, idealize bedene benzemek için harcanan paralar, intihar olabiliyor.

Toplumdaki cinsiyetçilik oyunlara yansır da, kapitalizmin yarattığı ekonomik sınıfsal ayrışmalar yansımaz mı? Günümüzde halen oynanan bir oyunun tekerlemesinde geçen şöyle bir söz vardır: "Ben bir subay beklerken çöpçü girdi koluma, gözün kör olsun çöpçü, elalem bize bakar". Bir çocuktan ileride "Bu Suriyeliler de şehrimizin nezihliğini bozdu canım" söylemi çıkartan karanlık yolun taşları işte bazı oyunlar içinde böyle sıradanlaşmış elitistlikle döşeniyor.

Kız çocuklarına öğretilen bu hayal kırıklığı bir tesadüf değildir. Elbette ki ikili toplumsal cinsiyet anlayışı, toplumsal kadınlık rolü için hayata ‘hazırlayan’ oyuncaklar üretirken, erkekliği inşa etmesi için gayet kullanışlı bir enstrüman olarak kullanmayı ihmal etmeyecekti. Biyolojik erkek olarak doğmuş çocuklar hedeflenerek silahlar, tüfekler, TOMA’lar, polis ve asker setleri, komando silahları ve savaş orduları, eylem şekilleri, zırhlı araçlar, üniformalar, özel harekatlar savaş simülasyonları gibi militarizmi, savaşı, savaşmayı öven ve özendiren oyun setleri üretilmektedir. Bilgisayar oyunları ise zaten bunların çok üst boyutlarıdır. Roma döneminde savaşçı yönü geliştirmeyen oyunların yasaklanması ve doğrudan savaşçı yetiştirmeye yönelik geliştirilen oyunlardan hiçbir farkı yoktur bu oyunların.

Biyolojik kız çocuklarının erkek çocuklar için uygun görülerek üretilen kıyafetlere, oyuncaklara yönelmesi ya da biyolojik erkek çocuklarının kız çocukları için üretilen oyuncak ve kıyafetlere yönelmesi durumunda acil bir müdahaleye gerek duyulan bir düzende yaşıyoruz. Heteroseksüel olmayan hiçbir ögeye tahammülü olmayan bu düzenin bittabi cinsiyetçilikten arındırılmış oyunlara da tahammülü de yoktur. Yani çocukların seçme şansları bile yoktur, normal şartlarda doğasında özgürlükleri barındıran oyunun içerisinde.

Kapitalizmin oyunlaştırılmış hali olan Monopoly de, küçük bir piyasa simülasyonudur. Oyunda varlığını sürdürebilmek için sürekli büyümek zorunda olan işletmelerin rekabet halleri ve akıbeti sembolleştirilir.

Bilgi mevcudiyeti bile bir rekabet unsuru, yarışma ögesi olmuştur. Bilgi yarıştıran oyunlar da çocukları, eğer konvansiyonel eğitim sisteminde öğrenimini sürdürdüğü takdirde tıpkı gençlik yıllarında da karşısına bol bol çıkacak olan yarış kültürü ile erken yaşta tanışmasına sebep olur.

Henüz çok yakın zamanda Birlik Oyuncak, ‘Mazlum Ayıcık’ isimli dayak yiyen bir oyuncak ayı sürdü piyasaya. Çocuk istediği gibi şiddet uygulayabilsin ve bunu kendinde hak görebilsin diye tasarlanmış bir ayıcık! (Neyse ki oyuncaklar bir imza kampanyası ile toplatıldı). Türcülüğü de (hayvanlarla insanlar arasındaki eşitsiz ilişkiyi de), kendisinden daha az güçlü olana şiddet uygulamanın meşruluğunu da (ki bu sınıfsal şiddeti, mobbing’i, homofobik şiddeti de, kadına şiddeti de, ırkçı şiddeti de aynı anda besler) bir arada barındırmayı başaran böyle bir figür neden yaratılır?

Savaşın, her türlü şiddetin hâkim olduğu dünyada nefreti, rekabeti, cinsiyetçiliği, militarizmin, ayrımcılığın pratiğini yapması için üretilen oyun ve oyuncaklarla kuşatılan çocuklar için bu koşullarda yapılması gerekenler üzerine düşündüğümüzde; ekonomik adaletsizlikle, ataerkiyle, homofobi-transfobi ile, türcülükle, ırkçılıkla sistematik mücadelenin en önemli kulvarlarından birinin de elbette çocuklar için yapabileceğimiz üretimler olduğu meselesi karşımıza çıkıyor. Çocuklar için yazılacak queer masallar, bestelenecek ekolojist çocuk şarkıları, sokaklarda Suriyeli çocuklarla Türkiyeli çocukların beraber oynayabilecekleri sokak oyunları, çocuklarla haftasonları çıkılacak doğa yürüyüşleri ve daha birçok sorumluluk bizleri bekliyor anlaşılan. Onlara daha iyi bir dünya sunmak yerine onları bu düzenin savunucusu haline getirmeye çalışan bu oyun ve oyuncaklarla çocukların dönüştürülmesine izin vermemeliyiz.

Huizinga’nın oyunun kültürden önce geldiğini yani oyunun kültürü (biz buna ‘düzen’ diyelim) yarattığını savunurken söylemek istediği şey de tam olarak budur. Çocuklar oyun yoluyla öğreniyorlar ve ne öğreniyorlarsa onu yaratıyorlar, onu hayata geçiriyorlar. İşte burada oyunun yaşamımızdaki etkisini biraz daha yakından görebiliriz. O halde rekabet yerine dayanışmayı, savaş yerine barışı, şiddet yerine hoşgörüyü, sevgiyi, sınıfsal ayrım-ve her türlü ötekileştirme yerine eşit, adil bir dünya yaratmaları için çocukları o manipüle edici oyun ve oyuncakları hayatlarına zorla sokmak yerine ellerine doğru malzemeler vermek ve canları ne isterse yaratmalarını sağlamak üzerine kafa yormalıyız.