Spor Bilimlerinde LBGTQİ Çalışmaları

Pınar Öztürki & Mustafa Şahin Karaçamii

Sayı: 153, Sayfa: 53-58

İktidarın tüm ilişkilerini, baskıyı, ayrımcılığı ve böylece müzakereleri ve mücadeleleri sürekli yeniden üreten spor, sporda toplumsal cinsiyetin hallerini kendine dert edinen sosyal bilimciler için çok zengin bir alan sunuyor[1]. Spor bilimlerinde süregelen hâkim pozitivist anlayış eleştirisine denk düşen farklı feminizmlerin ve eleştirel kuramların etkisiyle, günümüzde cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kategorileri spor bağlamında da yeniden sorgulanır hale geldi. Bu yazıda sporda toplumsal cinsiyet ile ilişkili araştırmalar ile şekillenen sporda LGBTİ çalışmaları üzerine fikir yürütmeye çalışacağız. Bunun için ilk olarak sporun heteroseksist ve homofobik kültürünü analiz edeceğiz. Ardından spor bilimleri alanında queer ve feminist kuramların odaklandığı konularla ve sorduğu sorularla ilgileneceğiz.

Spor bilimleri alanındaki LGBTQİ çalışmaları, spor sosyolojisinin bir akademik kürsü olmasının büyük etkisiyle, önemli bir birikim oluşturdu ve oluşturmaya devam ediyor. Bu birikimin oluşmasında ise homofobiye karşı mücadelenin tarihsel örüntüsü önemli bir rol oynadı. Dünyada LGBTQİ örgütlü mücadelenin giderek artması, bazı coğrafyalarda LGBT bireylerin temel insan haklarının yasal ve toplumsal düzeyde kabul edilmeye başlanması, beraberinde farklı disiplinlerden feminist/queer araştırmacıların heteronormativite, homofobi ve bunların toplumsal düzleme yansımalarını içeren araştırma konularıyla ilgilenmeleri kritik adımlar olarak değerlendirilebilir. LGBTİ bireylerin fiziksel aktivite ve sporun farklı alanlarındaki deneyimlerini açığa çıkartan çalışmalar her geçen yıl artış gösterirken, biyografiler ve otobiyografiler[2] de spor insanlarının görünür olmayan –görünmez kılınan- mücadelelerle ve direniş hikayeleriyle dolu yaşamlarını kamusal düzleme taşıyor.

Üniversitelerin yürüttükleri büyük ölçekli araştırmalar sadece sporda homofobiyi araştırmakla kalmıyor; aynı zamanda araştırma süreçlerini homofobiyle mücadeleye dönüştüren politikalar üretiyor. Örneğin, yakın tarihte altı ülkeden 9.494 katılımcıyla gerçekleştirilen “The Out on the Fields” projesi, spor ve homofobi ilişkisini sorguluyor.[3] Tüm dünyada LGBTİ spor insanlarının deneyimlerine odaklanan çalışmalar, beraberinde sporda anti-homofobik politikaların üretilmesine de olanak tanıyor. Sporun her alanında, futbolun yeşil sahalarında, basketbol salonlarında, tribünlerde, kurumlarda, medyada ya da soyunma odasında heteroseksüelliğin bir norm olarak varlığını korumaya ve ilişkileri yönetmeye devam etmesi; bu alanda araştırma yürüten akademisyenlerin spordaki ayrımcılığa ve heteroseksist kuşatmaya dair politik bir tutum sergileyebilme niyetini daha da kuvvetlendiriyor. Spor pratiğinde ise İngiltere Futbol Birliği gibi spor kuruluşları anti-homofobi ve transfobi kampanyaları yürütüyor. Gey Oyunları ve lezbiyen/gey ligleri gibi oluşumlar, sporun heteronormatif normlarına karşı alternatifliğin ve direnişin örgütlendiği alanlara dönüşüyor. Bunların yani sıra, sporda homofobi ile mücadeleyi yükselten, sporda LGBTİ bireylere yönelik her türlü ayrımcılığın önlenmesine yönelik programlar/öneriler yayımlayan ve eylem politikaları üreten kadın spor örgütlerinin ve LGBTİ sporcu örgütlerinin sayısı da artıyor.

Bahsettiğimiz bu birikime paralel olarak, özellikle ABD ve Avrupa’da homofobinin etkisinin azaldığı ve cinsel farklılıklara “töleransın” geliştiği belirtilir (Anderson, 2005). Ancak, spor alanında 35 yıldır yürütülen sayısız araştırma, sporun heteroseksist ve homofobik bir alan olduğunu söylemekle birlikte, sporun heteroseksüel normların korunması ve yeniden üretilmesi noktasında köklü direniş alanı olduğunu gösteriyor (Eng, 2006; Griffin, 2002; Kauer ve Krane, 2006). Elbette ki, yukarıda bahsettiğimiz toplumsal değişimlere ve spor alanındaki çalışmalara yaslanarak, sporun homofobik ve heteronormative direncinde “azalma var” diyebileceğimiz zamanlar geçiriyoruz, fakat bu azalma ne yazık ki sporun heteroseksist ve homofobik tanımlamasından muaf tutulmasını engelleyecek şiddette değil. Direnci güçlendiren ise sporun erillikle sarmalanmış tarihselliği ve sporun hegemonik erkekliklerle kurulagiden ilişkisi ve de sporda hâkim olan hegemonik heteroseksüellik anlayışı diyebiliriz (Connell, 1995).

Spor alanında homofobiyi daha da güçlendiren sporun heteroseksizm ile olan tarihsel beraberliği. Heteroseksizm heteroseksüelliğin doğru, doğal, ahlaklı olduğuna yönelik inançlar sistemidir. Bu inançlar sistemi, toplumsal cinsiyete ilişkin hegemonik kabullere de dayanarak, homofobiyi beslemektedir. Ne yazık ki, spor tarihi, ayrımcılığa uğrayan, şiddete maruz kalan, tehdit edilen ve kariyerlerine son vermek zorunda bırakılan lezbiyen, gey ve biseksüel sporcuların (ve heteroseksüel olduğundan “şüphe” duyulanların) hikayeleriyle dolu. Örneğin, Avustralyalı rugby oyuncusu Ian Roberts, 1991’de açıldıktan sonra saldırılara maruz kalırken, İngiliz futbolcu, Justin Fashinu açılmasının ardından oluşan baskılar nedeniyle 1998’te intihar etti. Benzer şekilde, ABD’li olimpik sporcu Greg Louganis ise daha sonra kariyerinin sonlarına dek cinsel yönelimini gizlemek zorunda kaldığını açıkladı. Türkiye’de ise futbol hakemi Halil İbrahim Dinçdağ’ın[4] hikayesini dergi okuyucuları yakından biliyor. Dinçdağ’ı bu topraklarda daha kıymetli kılan ise, kendisinin aktivist yönü; spor alanındaki ayrımcılığa karşı mücadeleyi yükseltici bir rol oynuyor. 

Heteroseksizm sadece gey/lezbiyenlere yönelik homofobiyi değil aynı zamanda geleneksel cinsiyet rolleri çerçevesinde davranmayanlara yönelik yaptırımları da içeriyor. Dolayısıyla sporda homofobi ilk olarak kendini ayrımcılığın bir uzantısı olan “etiketleme” ve “dışlama” ile gösteriyor. Bu uzantı “kadınsı” olmayan kadınların ve “erkeksi” olmayan erkeklerin spor alanında (beden eğitimi derslerinde, fiziksel aktivitenin tüm alanlarında) dışlanma olasılıklarını destekliyor ve meşru hale getiriyor. Örneğin, “erkeksi” özellikleri barındırmayan ve beden eğitimi dersinde erkek sporu olarak kabul edilen futbol gibi sportif etkinliklere katılmayan oğlan çocuklarının akranları tarafından “cinsiyeti” sorgulanırken; sözel ve fiziksel tacize uğrayabiliyor (Atencio ve Koca, 2011). Benzer şekilde kadınlar ise sportif performansın getirdiği kaslılık, kararlılık ve yarışmacılık gibi özelliklere sahip olduğunda çoğunlukla lezbiyen olarak “etiketleniyor”. Dahası ise gerçekte “erkek” olmakla suçlanıyorlar (Karaçam ve Öztürk, 2015).

Homofobinin diğer bir düzlemi ise “heteroseksüel” olmayan bireylerin cinsel yönelimlerini açıktan yaşamalarına olanak tanıyan bir spor çevresinin olmaması ve bu çevrenin nefret suçlarına ve ayrımcılığa yol açan özelliklere sahip olmasıdır. Bu bağlamda en temel ayrımcılık, lezbiyen/gey/biseksüel spor insanlarının sessiz kalmaya zorlanmaları ve cinselliklerinin görünür olmasının engellenmesidir (Eng, 2008; Griffin, 2002; Kauer ve Krane, 2006). 2011 yılında, İtalya Futbolcular Birliği (Italian Players Union) başkanı Damiano Tommasi’nin “Futbolda eşcinsellik hâlâ bir tabudur ve eşcinsel futbolcular cinsel yönelimlerini açıklamamalıdır” cümlesi bu açıdan dikkat çekicidir.[5] Tarihsel olarak bakıldığında “suskun kalmak” hegemonik sosyal kontrolün en yaygın bir formudur ve özellikle spor bağlamında yazılı ya da sözlü ayrımcılıktan çok daha yaygındır. Sessiz kalma zorunluluğunun yanı sıra; takıma almama/takımdan çıkartma, küçümseyici şakalar, soyunma odasında sözlü taciz ve dışlanma, antrenörün/yöneticinin ayrımcı davranışları, takım arkadaşlarının temastan/dokunmaktan çekinmeleri, taraftarın ve medyanın hedef göstermesi ayrımcı tutumlardan sadece bazıları (Brackenridge ve ark., 2008).

Sporda sosyal alanlarda çalışma yürüten araştırmacılar LGBTİ spor insanlarının deneyimlerine, medyada görünürlüklerine, sporda açılma konusuna, normatif olmayan cinselliğin kuramsal analizlerine, sporda homofobik söylem ve pratiklere, cinsiyetlendirilmiş mekân olarak stadyumlar ve tezahüratlara, lezbiyen taraftarlık, gey oyunları, transgender politikaları ve cinsiyet testi gibi konuları ele alıyorlar. Post-yapısalcı yaklaşımın ağırlıkta olduğu bu çalışmalar, radikal ve kültürel feminizm başta olmak üzere, queer ve feminist kuramlardan ya da dahil edici erkeklik ve hegemonik erkeklik gibi temel kuramsal ve kavramsal çerçevelerden besleniyor.

Türkiye’de ise lezbiyen/gey spor bireylerin deneyimleri, spor alanında homofobi, heteronormativite ve ayrımcılık gibi konular kendisine yavaş yavaş yer buluyor diyebiliriz (BTQI ise hiç yer bulamaz). Spor Bilimleri alanında Leyla Saraç’ın Sporda Homofobi Ölçeği temelinde yürüttüğü çalışmalar ile gey bir beden eğitimi öğretmeni adayının deneyimlerine odaklandığı çalışma bu alandaki ilk çalışmalar olarak değerlendirilebilir (Saraç, 2008; Saraç ve McClick, 2015). Bunun yanı sıra 2015’de onuncusu düzenlenen Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma kapsamında KAOS GL Derneğinin davetiyle Kadınlar için Spor ve Fiziksel Aktivite Derneği (KASFAD) olarak “Spor ve Homofobi” oturumunu gerçekleştirdik. Bu sayede, spor ve homofobi ile ilgili görüşümüzü paylaşma fırsatımız oldu. En nihayetinde spor homofobik bir sosyal alan ve bizler de spordaki homofobiyle mücadele edebilme araçlarını geliştirmeyi kendimize görev biliyoruz. Akademik çalışmalarıyla kadın futbol liglerinde homofobiyi sorgulayan, alternatif futbol liglerinde futbolcu olan (Sportif Lezbon), futbolda homofobiye dikkat çeken ve lezbiyen futbolcu kadınların rekreatif spor alanlarında görünürlüğünü arttırma çalışmaları yürüten dernek üyelerimiz de bulunuyor. Yine, akademisyen bazı KASFAD üyeleri sporda homofobik tutum ve davranışlara dikkat çekmek ve farkındalık geliştirmek amacıyla üniversite kampüslerinde öğrencilere yönelik etkinlikler düzenliyor. Tüm bunlar da spor alanında yıllardır konuşulmayanları konuşulur hale getirmek, görülmeyeni görünür kılmak, sorulmayanı sorabilme gücünü biriktirebilmek için. Ayrıca, akademi alanındaki çalışmalar sadece kuramsal bir yaklaşım ile üretilen bilgi olarak raflarda kalmıyor; kuram ve pratiğin ayrılmaz bağı, akademik alandaki çalışmaların ve spor alanındaki örgütlü mücadelelerin beraber yürütülmesinin de zeminini oluşturuyor.

Hargreaves (2004) post-modernizm ve queer kuramı öncesinde, feminizmin toplumsal cinsiyet-temelli hakim politikaları ve pratikleri açığa çıkarmak, meydan okumak ve elimine etmek gibi görevleri olduğunu belirtir. Bu nedenle 1990’ların başlarında sporda LGBT bireylerin deneyimleri üzerine yürütülen çalışmalar, yoğunlukla toplumsal cinsiyetlendirilmiş ilişkilerin izini sürerek, var olan ayrımcılığa ve sporun ikili cinsiyet kategorilerini nasıl ürettiğine odaklandılar. Spordaki hâkim heteronormatif araştırma paradigmaların karşısına feminist ve eleştirel analizin konulması, kadınların ve özellikle lezbiyen spor insanlarının seslerinin duyurulmasına, bu yolla da ilgili politikaların üretilmesinin önünü açtı. Şimdi açılan bu yolda sosyal bilimciler farklı soruların yanıtını arıyor.

Bugün, LGBT bireyler ile ilgili araştırmalar veya düşünme pratiklerinin yolu queer kurama ulaşmaktadır. Queer kuramı spor bilimleri alanında toplumsal cinsiyet, cinsellikler, cinsel yönelim süreçleri ve heteroseksüel sistemin işleyişi ile ilgileniyor (Fisher, Knust ve Johnson, 2013). Kuram, cinsel kimliğin ve cinsel yönelimlerin “heteroseksüel” ve “homoseksüel” olarak ikili sistem ile kategorileştirilmesinin eleştirisine dayanıyor (Krane, 2001). Queer kavramı bireyin kendi kimliğini akışkan (değişken) ve toplumsal cinsiyetten bağımsız bir süreç olarak tariflemesine olanak tanıyor; böylece farklılıkların törpülenmesini reddederek bireylerin kendilerini “farklı” tanımlamalarının esnekliğini sunuyor. Direk (2012:72) feminizmin, toplumsal varoluşun heteroseksüel normlar tarafından kurgulanması anlayışını kadınları özgürleştirmek adına sorguladığını, queer kuramının ise bu sorgulamayı radikalleştirdiğinden bahseder. Bu radikalleştirme yoluyla “suskun” cinsel pratikler hegemonik bir norm olan heteroseksüaliteye karşı meydan okumaya başlar (Eng, 2006).

Heteronormative ile yüzleşmek, hesaplaşmak olarak da okunabilir, heteroseksüelliğin yüceltilmesine olduğu kadar toplumsal cinsiyet ve cinselliğin her türlü ifadesi ile de yüzleşmeyi gerektiriyor. Çünkü, aksi, var olanın yeniden üretilmesiyle sonuçlanır. Toplumsal cinsiyetin ve cinselliğin ikili yapısı yeniden ve yeniden inşa edilirken, özellikle heteropatriyarkal toplumlarda ikili yapının hiyerarşisi meşrulaştırılır. Queer kuramı, bu ikili yapıları kabul etmez ve bunların söylemsel olarak üretildiğini ve biyolojik belirlenimcilik temelinde bir tariflemenin yapılamayacağını belirtir (Butler, 2010; Kauer, 2009). Bu bağlamda kuram, Foucault’nun iktidar, söylem ve cinsellik hakkındaki analizlerinden beslenerek, söylemin ve iktidar ilişkilerinin değişkenliğini merkeze alır. Kurama göre cinsel yönelim ile “(homoseksüel/heteroseksüel) kimliklendirme ikiliği” toplumun heteroseksüelleştirilmesinin sürdürülmesi için gerekli olan bir koddur ve bu nedenle bu kodlamaya direnmeli, meydan okumalı ve bu yapay ikilik yapı-bozumuna uğratılmalıdır. 90’lardaki paradigmaların dönüşümü ile birlikte, Alev Özkazanç’ın (2015, sy. 94) da ifade ettiği gibi “Ve nihayet en üretken tartışmalara vesile olduğu bağlamlarda queer terimi, sadece gey ve lezbiyen kimliklere dair değil, genel olarak tüm kimlik kuruluşu dinamiklerine ve kimlik politikası eğilimlerine dair radikal bir sorgulamanın adı olarak” belirir.

Queer kuramı aracılığıyla, spor araştırmaları alan yazınında kimliğin ve cinselliğin bir doğrusal süreç olarak kavramsallaştırılmasının sınırları bozuma uğruyor ve ayrıca heteronormativitenin üretilmesini/muhafaza edilmesini eleştirmeyi içeren daha değişken ve müzakere edilen süreçler ile açıklanmasının yolları aranıyor (Sykes, 2006). Böylece, queer kuramının spordaki cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve cinselliğin ikili yapısına ve hâkim kavramlarına karşı meydan okumayı kapsadığını ve toplumsal cinsiyetlendirilmiş hallerin spor kurumları içerisinde cinselliği ve cinsel çeşitliliği “yönetmesini” sorguladığını söyleyebiliriz (Kauer, 2009). Bu bağlamda, Kauer (2009) sporda homofobi, heteroseksizm ve queerlik üzerine yürütülen ampirik araştırmaların kuramsal ilerlemeye katkı sağladığını, spordaki aktörlerin kültürel ve sosyal süreçlerine epistemolojik açıklamalar getirdiğini belirtir. Eleştirel paradigmalar temelinde yürütülen hemen hemen bütün çalışmalar nitel araştırma yöntemlerini kullanır ki, bu da pozitivizmin epistemolojik, ontolojik ve metodolojik olarak bireyi “denek” olarak gören, bireyi edilgenleştiren, nesneleştiren pozisyonuna bir karşı duruştur. Söz konusu olan, cinsiyet rejimlerin kamusal alanda “ötekileştirdiği” bireylerin birer özne konumundayken deneyimlediklerinin açığa çıkarılmasıdır.              

Spor bilimleri alanındaki araştırmaların queer kuramı çerçevesinde yürütülmesi ve kuramın hâkim kuramlar arasında -spor sosyoloji kitaplarında- yerini alması iki binli yıllara doğru artış göstermektedir. Ancak, queerin referans ettiği eleştirel analizi, spor araştırmalarında daha öncesinde görmek de mümkündür. Susan Cahn’ın (1994) ABD’de kadınların spordaki tarihini incelediği çalışması “queer” kavramını doğrudan kullanmasa da, kimlik konusuna öz-düşünümsel yaklaşması açısından erken dönemin örneklerinden sayılabilir. Cahn, sporlara katılım aracılığıyla “erkeksi” kadın cinselliğinin, 20. yüzyılın başlarındaki beyaz orta sınıf kadınlar arasında aşırı heteroseksüel arzuyu provoke etmesiyle ilişkisini ortaya koymaktadır. Ayrıca, Cahn, önceden var olan, tarih dışı, tekil kimlik kategorilerini reddeder ve sporun değişken kimlik kategorilerini nasıl kapsadığının izini sürerek, sporun hem meydan okuyucu hem de normatifliğin ve cinselliğin yeniden doğrulandığı bir alana dönüştüğünün izini sürer.      

Sykes (1998) ve Caudwell (1999) feminist post-yapısalcı yaklaşım ile spordaki queerliği tartışırken, Sykes’ın (1998) çalışması homofobi ve heteronormativitenin birbirini nasıl beslediğini göstermesi açısından spor sosyolojisi alanyazınında önemli bir yere sahiptir. Sykes eşcinsel ve heteroseksüel kadın beden eğitimi öğretmenlerinin yaşam hikayelerini araştırdığı çalışmasında, eşcinsel öğretmenlerin müzakere ve mücadelelerine odaklanır. Beden eğitimi derslerinin heteronormatif ortamından kaynaklı lezbiyen bireylerin cinsel yönelimlerini açık’layamadıklarından; böylece öğretmenlerin sessiz kalarak heteronormatif kurallar temelinde gündelik hayatlarını deneyimlediklerinden bahseder. Sykes’ın araştırma bulguları, heteroseksüel bireylerin kamusal alanda açık’layamadıklarına da işaret ederek, içerdeki/dışardaki, sessizlik/konuşabilme ve lezbiyen/heteroseksüel ikiliklerini tartışılmasına olanak tanır.

Feminist kültürel çalışmaları ve queer kuramını spor bilimleri alanında yeniden yorumlayan Krane (2001) spor alanındaki kadınların deneyimlerini “lezbiyen feminist queer perspektifi” ile analiz eden öncü isimlerden biridir. Toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim ve kültür arasındaki etkileşime odaklanarak “kesişimsel yaklaşıma” bir örnek oluştursa da kendi ifadesiyle “kadınların spor deneyimlerini açıklamak ve anlamak için gerekli olan epistemolojik temel, lezbiyen feminist ve queer yaklaşımı ile atılmaktadır” (sy. 408). Böylece spordaki heteroseksist beden imgesini feminist (özellikle bakışaçısı feminizm), feminist kültürel çalışmalar ve queer kuramı ile açıklayarak, bedeni bireysel psikolojik kavramlardan kurtarır ve kültürel bir fenomen olduğunun temellerini yeniden oluşturur.

Söylemek gerekiyor ki, queer kuramı ile birlikte, sporda hem normatif değerlerin yeniden üretildiği hem de bu değerlere karşı nasıl meydan okunduğunu daha fazla ortaya koyan araştırmaların sayısı da artmıştır. Örneğin, Ravel ve Rail’in (2008) ve Eng’in (2006) çalışmalarında heteroseksüel/homoseksüel ikiliğine direnç göstermenin önemi vurgulanır ve spor heteronormativiteye karşı direnmenin bir alanı olarak karşımıza çıkar. Bununla birlikte, Kauer (2009) üniversite takımlarındaki lezbiyen antrenörlerin heteronormativiteden nasıl etkilendiğini ve cinsel yönelimlerini “açık”lamalarının ardından antrenörlerin sosyal değişimi nasıl deneyimlediklerini konu edinen araştırmasında, antrenörler “açık” olsa dahi spor ortamının “gizli” olmayı dayattığını ve heteroseksüel hegemonyanın toplumsal cinsiyetlendirilmiş heteronormatif değerleri ve davranışları yeniden ve yeniden ürettiğini ortaya koyar. Kauer (2009), spor ortamında “açık” olmanın süreklileşmiş bir müzakere anlamına geldiğini, bu sürecin de “düşmanca bağlamları” barındırdığını gösterir. Görüşme yaptığı “açık” antrenörlerin bir queer eylemine angaje olduklarını, bunun da spordaki hâkim kültür (beyaz, heteroseksüel, erkek) olan ikilem beyanlarına meydan okumanın bir yolu olduğunu belirtir. Çünkü sporun heteroseksüel hegemonyası eşcinsellerin cinsel yönelimlerini “gizlemelerini” meşrulaştıran bir düzleme sahip olduğu için, her “görünürlük” bu düzleme bir meydana okumaya dönüşür. Bununla birlikte, açılma erkek egemen ve hetenormatif spor kültüründe, erkeğin statüsünü tehdit etmesi açısından da politik bir öneme sahiptir.      

Queer-feminist araştırmacılar (Caudwell, 1999; Kauer, 2009; Sykes, 1998), spordaki lezbiyen kimliğinin inşasından ziyade (ve de inşasıyla birlikte asıl olarak) spor çevresindeki akışkan ve çoklu cinselliklerin sınır ihlallerini heteronormatif bağlam içerisinde açıklamayı hedefler. Böylece kimlik, cinselliğin mutlak ve evrensel bir yönüyle kavramsallaştırılmaz, tekrarlayıcı performanslar serisi olarak tariflenir. Bu noktada Broad’ın (2001) queer yaklaşım temelinde kadın rugby oyuncuları ile yürüttüğü çalışmasında gey özgürlük politik kimliğinden, farklılıkların queer politikasına doğru bir eğilimin olduğundan bahsetmesi önemlidir. Broad eşcinsel rugby oyuncularının toplumsal cinsiyetlendirilmiş ihlaller ve homoseksüel/heteroseksüel ikilisinin yapısını bozmaları yoluyla heteronormativeye meydan okuduklarını, böylece bir “queer direnç” oluşturduklarını belirtir. Alev Özkazanç’ın (2015) queer politikasına ilişkin vurgusu benzer doğrultudadır: “queer için basitçe ‘yeni gey ve lezbiyen” politikası’ diyemeyiz” (sy., 100) ve “...queer belirli cinsel kimliklere dair bir hak savunusu ya da hatta heteronormativite karşı bir politika önerisi olarak değil, tüm bir toplumsallığı ve tarihselliği yeniden düşünme ve alternatif muhalif mantığı geliştirme aracı olarak öne çıkar” (sy., 104).

Queer bedenler ile normatifliğin dışında bırakılan lezbiyen, biseksüel, gey, trans, interseks, engelli ve fazla kilolu bedenlerin referans etmesinden hareketle, spor alanında (ve beden eğitimi derslerini de kapsayan) ayrımcılığın ve nefret suçların yeniden nasıl üretildiğine odaklanan araştırmalar da bulunmaktadır. Örneğin Sykes (2009) “qbeden projesi” (qbody project) kapsamında queer yetişkin bireylerle derinlemesine görüşmeler yaparak, Kanada beden eğitimi derslerinin ayrımcı yapısını sorgular. Görüştüğü hemen hemen bütün katılımcılar okulda ve beden eğitimi dersleri boyunca diğerleri tarafından marjinalleştirildiklerinden bahsederler. Bu da bedenler hakkındaki normatif ve yıkıcı söylemlerin cinsel düzenlemelerden sağlıkçılık anlayışına kadar neo-liberal politikalar ile genelleştirilen ve kutsanan söylemlerle ilişkisini sorgulamayı gerektirir. 

Spor araştırmalarında queer kuramının kapsayıcı ve akışkan zemini ve farklı kuramsal yaklaşımlarla birlikteliği, sporun kendi özgünlüğü içerisinde tüm cinsel kimlikleri ve içinde devindikleri hiyerarşik ilişkilerin sorgulanmasının önünü açmaktadır. Bu bağlamda, analizi ikili cinsiyetlerin konumlanmasından alır ve dönüşmekte olan queer/feminist/trans kuramsallığına taşır. Böylece, sporda queer çalışmalarının yaygınlaşmasıyla transgender çalışmaları da kendine yeni bir alan açmış olur. Özellikle Kuzey Amerika ve İngiltere gibi coğrafyalarda transgender bireylerin profesyonel spora katılım ve sporda devam etme koşullarının pratik, politik ve söylemsel çözümlemeleri yapılır. Bu eksende, Uluslararası Olimpiyat Komitesinin (IOC) 2004 Atina Oyunları öncesinde kabul ettiği Stockholm Sözleşmesi ile transgender sporcuların oyunlara katılım “koşullarını iyileştirdi”. IOC’nin aldığı kararlar ve uyguladığı politikalar bir yandan kadın sporculara uygulanan cinsiyet testini[6] garanti altına alması ve sportif performansın merkezine genital organları yerleştirmesi bakımından eleştirilirken, bir yandan da “katılım fırsatı” tanıması açısından dünyanın farklı bölgelerindeki yerel ve uluslararası kurumlar, turnuvalar ve ligler tarafından örnek alınmakta ve spor alanında transgender sporculara yönelik politikaların geliştirilmesinde referans noktasını oluşturmaktadır. Spor bilimlerinde ise, nitel paradigmalar temelinde yürütülen ve transgender (transsex, interseks) sporcuların deneyimlerini açığa çıkaran araştırmaların sayısı her geçen gün artmaktadır (örn., Travers ve Dari, 2011). İki binlerin ortasında sayısı artan bu çalışmalar transgender sporcuların karşılaştıkları engelleri ve spor alanında kendilerini var etme deneyimlerini ve mücadelelerini ayrımcı pratik ve söylemler temelinde araştırırken, ayrıca politikaların gelişimi ve politikaların uygulanabilirliğini sorgulaması açısından önemli dayanak noktalarını oluşturmaktadır.

Sonuç Yerine

Bahsettiğimiz kavramsal ve kuramsal çerçevelerin nihai hedefi sporda her türlü ayrımcılığın son bulması ve eşitliğin tüm farklılıkları kapsaması. Çünkü, heteroseksüelliğin hegemonyası spor bedenlerini hizaya çekmeye ve disipline etmeye çalışırken, o hizaya girmek istemeyen farklı cinsiyetler ve cinsellikler var. Farklı feminizmlerden beslenen akademisyenlerin ve spor insanların çalışmaları sporun heteronormativite ile çeperlenmiş dirençli duvarlarını sarsıyor. Ancak daha alınacak çok ama çok yol var. Arzu, çekicilik, cinsellik konularını teğet geçerek sportif bedenleri sadece kadınsı/erkeksi ikili karşıtlığı temelinde tartışmak, bu ikiliği üretmeye hizmet eden söylemleri yeniden üretmez mi? Erkek sporcular için norm olan “atletik-erkeksi-heteroseksüel” denklemi, “atletik-kadınsı-heteroseksüel” şekliyle kadın sporcular için neden problemlidir? Bu bağlamda, sosyal, kültürel, sınıfsal, etnik ve politik faktörleri daha fazla düşünmemiz, araştırmamız ve tartışmamız gerekiyor. Bu nedenle, spor alanında eleştirel paradigmalardan beslenen çalışmalar her geçen gün daha da önemli hale geliyor. Arayışımız ise, sınıflamalara ihtiyaç duyulmayacağı, farklılıkların bir arada yaşayabileceği ve farklılıkların birbiri üzerinde hegemoniler kurarak var olmaktan ziyade, birlikte ve eşit düzlemlerde var olacağı bir spor dünyası, bir dünya.

iHacettepe Üniversitesi, Spor Bilimleri Fakültesi, ii Queen’s University, School of Kinesiology and Health Studies

Seçilmiş Kaynaklar

Brackenridge, C., Alldred, P., Jarvis, A., Maddocks, K., & Rivers, I. (2008). A review of sexual orientation in sport: sportscotland research report, no. 114. Edinburgh: Sportscotland.

Eng, H. (2008). Doing sexuality in sport. Journal of Homosexuality, 54, 1-2, 103-123.

Griffin, P. (2002). Changind the game:homophobia, sexism and lesbians in sport. İçinde S. Scraton and A. Flintoff (eds.), Gender and Sport: A Reader (sy. 193-208). Routledge: Oxon.

Hargreaves, J. (2004). Querying sport feminism: personal or political?. İçinde R. Giulianotti (ed.), Sport and Modern Social Theorists (sy. 187–205). London: Palgrave.

Kauer, K. (2009). Queering lesbian sexualities in collegiate sporting spaces. Journal of Lesbian Studies,13, 306–318. doi: 10.1080/10894160902876804.

Saraç, L., & McCullick, B. (2015). The life of a gay student in a university physical education and sports department: a case study in Turkey. Sport, Education and Society, 1-17.

Sykes, H. (2006). Queering theories of sexuality in sport studies. İçinde J. Caudwell (ed.), Sport, Sexualities and Queer/Theory (sy., 13-22). NY: Routledge.

Sykes, H. (2009) The qBody Project: From lesbians in physical education to queer bodies ın/out of school, journal of lesbian studies, 13:3, 238-254, doi: 10.1080/10894160902876671

Travers, A. & Deri, J. (2011). Transgender inclusion and the changing face of lesbian softball leagues. International Review for the Sociology of Sport, 46, 488- . doi: 10.1177/1012690210384661

 



[1] Kitap önerisi: Canan Koca (ed.) (2016). Sporda Toplumsal Cinsiyetin Halleri. Ankara: Spor Yayınevi 

[2] İlgisini çekenler için bazı kaynaklar: Anderson, E. (2009). Trailblazing: The True Story; Louganis, G. & Marcus, E. (1995). Breaking the Surface; Woog, D. (1998). Jocks: True Stories of America’s Gay Male Athletes. Amaechi, J. (2007). Man in the Middle

[3] “İlk uluslararası sporda homofobi çalışması” adıyla duyurulan araştırmanın ayrıntıları ve sonuç raporu için bakınız: http://www.outonthefields.com 

[4] Halil İbrahim’in hikayesi için: Karakaş, B. ve Bawer, Ç. (2013). Futbol, Eşcinsellik ve Halil İbrahim Dinçdağ’ın Hikayesi, Erkeklik Ofsayta Düşünce. İstanbul: İletişim. 

[5] http://www.advocate.com/News/Daily_News/2011/11/30/ItalianPlayersChiefGayAthletesShouldNotComeOut/ 

[6] Cinsiyet testi ile ilgili kapsamlı bir çalışma için: Mustafa Şahin Karaçam ve Pınar Öztürk (2016). Sporda Cinsiyet (Testi) Politikaları. İçinde C. Koca (ed.), Sporun toplumsal cinsiyet halleri (sy. 214-228). Ankara: Spor Yayınevi.