Spor, Medya ve Arzulanan Erkeklikler

Birce Pakkan

Sayı: 153, Sayfa: 59-61

Hegemonik Erkeklik

Butler’cı bir bakış açısından toplumsal cinsiyet, bireylerin günlük hayatlarında belirli performanslar sergileyerek sosyal olarak inşa ettikleri bir olgudur (1993). Connell (1995) de bu noktadan hareketle erkekliğin toplumsal olarak erişilen bir “hedef” olduğundan, bireylerin rutinleri içerisindeki etkileşimiyle oluştuğundan ve bireyin “öz”ünde bulunmadığından bahseder. Toplumsal cinsiyetle ilgili kendinden önceki teorilere bir karşı argüman sunan Connell, erkekliğin sosyal eylemler çerçevesinde yapılandırıldığını ve belirli bir toplumsal ortamdaki toplumsal cinsiyet ilişkilerine göre değişebileceğini söyler (Connell & Messerschmidt, 2005: 836). Erkekliğe getirilen bu görece “esnek” bakış açısı, sabit olmaktan oldukça uzak bir “toplumsal cinsiyet” projesi varsaymaktadır ve partiyarkaya hizmet eden ve bunu sürekli olarak yeniden üreten bu projede, belirli bir erkekliğin diğer erkeklikler ve kadınlıkların üzerinde, en meşru ve en korunan olduğu bir hiyerarşi bulunmaktadır. Connell, hiyerarşinin en üzerinde bulunan bu erkekliğe, Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramından yola çıkarak “hegemonik erkeklik” demektedir. Zaman zaman değişiklik gösterse de Batı toplumunda hakim olan hegemonik erkeklik değerleri arasında fiziksel güç, saldırganlık, heteroseksüellik, kadını olumsuzlama, para kazanma vb. sayılabilir. Bu idealize edilmiş değerler devamlı olarak sorgulanıyor olsa da hegemonik erkeklik kendini toplumun en arzu duyulan, en ulaşılması gereken değerlerini içerecek bir şekilde inşa eder. Bunu yapmak için ise Althusser’in (1971) “devletin ideolojik aygıtları” dediği araçlardan yararlanır; okullar, aile, dini yapılar ve bu yazı bağlamında spor ve medya.

Hegemonik Erkeklik ve Spor

Spor, Paleolotik Çağ’a kadar uzatılan doğuşundan itibaren kendini erkek egemen bir alan olarak inşa etmiştir. Sporun yazılı tarihte ilk olarak yer bulduğu Antik Yunan Olimpiyatları’nda yarışan iki şehir devletinden Sparta’ya mensup erkekler, kendilerini “savaşçı” kimlikleri üzerinden tanımlar ve çetin, zorlu ve vücudu disipline etmeye yarayan askeri tür eğitimlerden geçerken, diğer şehir devleti Atina ise erkeklik tanımını güzel akıl ve güzel, sağlıklı bir vücut olarak benimsemişti. Bu iki farklı şehir devleti, farklı “ideal erkeklik” değerlerini Olimpiyatlar’da ispatlamaya çalışır, başarısız olanlar ise vatandaşlığa değer bulunmaz ve utanç ile etiketlenirdi. Spor tarihinde başka önemli bir olay, hatta birçok düşünürün modern sporun doğuşu olarak nitelendirdiği etkinlik olan Ragbi Okulu’nda ise başka erkeklik değerlerinin hegemonyası ile karşılaşıyoruz. Eğitimci Thomas Arnold’un 1820’lerde iyice kötüye gitmekte olan İngiliz eğitim sisteminde bir iyileşme yaratmak amacıyla başına geçtiği Ragbi Okulu, önceki yıllarda öğrenciler arasındaki disiplinsizlik ya da eğitim sistemindeki yetersiz müfredat gibi koşulları ortadan kaldırmak amacıyla, yükselmekte olan yeni burjuva sınıfının talepleri doğrultusunda erkek çocuklara disiplin, sorumluluk, takım çalışması, liderlik gibi vasıfları aktarmak için faaliyet göstermeye başlamıştır. Bu amaçlar doğrultusunda okul müfredatına eklenen spor ile birlikte, öğrenciler – ya da oyuncular- takımları için bedenlerini fiziksel ve psikolojik acı çekecek şekilde eğitmişler, performanslarının kendilerini ahlaki, kültürel ve fiziksel olarak daha üstün bir konumuna taşıdığına inanmışlar ve entelektüelliği, bilgiyi feminen olarak kabul edip, bunun yerine bağlılık, hareket, güçlülük, dayanıklılık gibi değerleri kendi erkeklikleri için esas almışlardır. Bu döneme hâkim olan sanayi devrimi de, erkeklerin bedensel gücünü makineler ile değiştirmiş ve erkekler için “erkeklikler”ini ispat edebilecekleri başka alanlardan en önemlisi olarak sporu konumlandırmıştır. Fiziksel olarak bu derece talepkâr bir eylemin, endüstrileşme sonrası adeta bir kriz içerisinde olan erkekliği yeniden inşa etmenin güçlü bir yolu olduğu aşikardır. Erkeklik, futbol ve ragbi gibi saldırganlık içeren sporlar aracılığıyla acıyı ve saldırıları kaldırabilecek güçlülükte, kaslı vücutlar üzerinden kendini göstermiş; aynı zamanda, spora ilgi duymayan erkekler dışlanmış, gözlemlenmiş ve özne konumlarını yitirecek hale gelmişlerdir. Bir anlamda erkekliğin şartı spora ilgili duymak olmuştur (Schirato 2013: s.67). Antik Yunan Olimpiyatları’nın tersine; Viktoryan sporlarda erkeklik, kazanmak ile değil, doğru forma uymak ve bunu yeniden üretmek ile ispatlanır hale gelmiştir.

Modern Olimpiyatların kurucusu olarak anılan Fransız Pierre de Coubertin ise bir gerileme döneminde gördüğü 19. yy Avrupa’sını İngiliz devlet okullarında gördüğü ve hayran olduğu değerleri ileterek kurtarabileceğini düşünmüştür. Olimpiyatların hegemonik erkeklik değerlerini yüceltmesine ek olarak; “erkek atletizmini ve kadınların alkışını içeren” bir etkinlik olarak kendini göstermesi ise modern sporun günümüzde de hâlâ geçerli olan eril yapısını ispatlar niteliktedir (Woolum, 1998: s.36). Buna ek olarak; olimpiyatlarda yer verilen ve 19.yy’da popüler olan sporların çoğu – ragbi, futbol, lakros, boks- “erkek sporları” olarak tanımlanmaktaydı ve bu da kadınları, bu alandan dışlamaktadır (Kidd, 2013, s.555).

Sporun tarihinden günümüze gelişimi ve kurumsallaşması sonucunda, sporun gittikçe artan popülerliği güç, fiziksel dayanıklılık, saldırganlık gibi erkeklik değerlerinin yalnızca sporcularda değil spor taraftarlarında da kendini göstermesiyle sonuçlanmış; spora katılım göster(e)meyen “erkek”ler kendilerini izleyici olarak konumlandırıp, belirli takımlar tutmuşlar ve erkekliklerini bu olgu üzerinden ispatlamaya çalışmışlardır. Demetriou (2001), oyuncuların “erkek” olmanın ne anlama geldiğinin temsillerini vermek suretiyle hem oyuncular hem taraftarlarda bir intramasculinity[1] yaratıldığından, bireylerin sosyal hiyerarşi içerisinde en çok kapitali, en çok ödülü alabilecekleri hegemonik erkeklik statüsüne erişmek için homofobi, cinsiyetçilik, atletik kabiliyet gibi değerleri içselleştirdiklerini ve buna uymayan erkeklerin marjinalleştirilip eşcinsel erkeklerin ise bu hiyerarşinin en altına yerleştirildiğini ifade etmiştir.

Spor Medyası

Toplumsal cinsiyet rollerini ve daha da özelinde hegemonik erkeklik değerlerini içselleştirmek için başka bir medium, yani araç da yine spor gibi bir ideolojik aygıt olan medyadır. Medya/spor medyası eşitli erkeklik temsillerini iletir ve bunu yaparken bunları doğal, kaçınılmaz ve sonuç olarak ideolojik ve tarihin ötesinde olarak kurgular. Spor ve medya o kadar birbirinden ayrı düşünülemez olgular haline gelmiştir ki, modern toplumda spordan bahsederken bunu medya ile ilişkisinden bağımsız olarak düşünmek olanaksızdır. Spor medyası, içerisinde her biri kendince güçlü spor ve medya ideolojik aygıtlarını barındırdığı için, toplumsal cinsiyet rollerindeki ideolojik bölümü gizleyebilecek ve verilmek istenen ideolojiyi, eğlence adı altında gizli bir şekilde sunabilecek niteliktedir. Dolayısıyla spor medyasında toplumsal cinsiyet rollerinin temsilleri, bunların güçlendirilmesini ve yeniden inşasını da beraberinde getirmektedir. Spor medyasında kadın sporculara oldukça az yer verilmesi ve kadınların sporcu kimlikleriyle birer bireyden ziyade, erkek sporcuların bir eşi, bizim ise “yenge”lerimiz olarak lanse edilmeleri; spor yazarlarının, sunucularının daha çok erkeklerden oluşması ve özellikle spor gazetelerinde spor etkinliklerinin içi boş, bol metaforlu ve eril dili yeniden üreten başlıklarla verilmesi[2] spor gazetelerinde hegemonik erkeklik değerlerinin sunulmasına örnek olarak verilebilir.

Daha Kapsayıcı Bir Erkekliğe Doğru...

Spor, spor medyası ve hegemonik erkeklik kavramları arasındaki bağımlı ilişkinin yukarıdaki kadar karamsar olmayacağı günler göreceğimizi, en azından son yıllarda eşcinsel olduklarını açıklayan ve genellikle olumsuz tepkilerle karşılaşmayan birçok sporcu sayesinde umabiliyorum. Değişen toplumsal koşulların, erkekliği dar sınırlarından çıkararak daha kapsayıcı bir düzlemde inşa ettiğine şahit olmak –ülkemizde henüz olamasak da- oldukça umut verici. Daha güzel günlere...

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Medya ve Kültürel Çalışmalar Yüksek Lisans Öğrencisi

Referanslar

Connell, R. W. and James W. Messerschmidt. 2005. “Hegemonic Masculinity: Rethinking the Concept.” Gender & Society 19 (6):829 – 859.

Butler, Judith. (1993) Bodies that Matter. New York: Routledge.

Connell, R. W. (1995) Masculinities. Berkeley, CA: University of California Press

Althusser, L. (1971). Ideology and Ideological State Apparatuses  L. Althusser (Ed.), Lenin and Philosophy and other Essays içinde, New York: Monthly Review Press.

Schirato, T. (2013). Sports Discourse. New York: Bloomsbury.

Willis, P. (1982) Women in Sport in Ideology. Hargreaves, J. (Ed.) Sport, Culture and Ideology içinde. London: Routledge & Kegan Paul

Kidd, B. (2013) Sports and Masculinity. Sport in Society 16 (4) s.553-564
Demetriou, D. 2001 ‘Connell’s Concept of Hegemonic Masculinity: A Critique’, Theory & Society 30(3): 337–61.



[1] Intramasculinity terimi içinde bulunan, yer etmiş, yerleşmiş erkeklik olarak çevrilebilir. 

[2]  Bu konudaki çalışmalar için bk. Hacısoftaoğlu,İ. ve Koca, C. (2011). Spor Medyasında Hegemonik Erkekliğin (Yeniden) Üretimi. Erdoğan, İ. (Ed.) Medyada Hegemonik Erkek(lik) ve Temsil içinde s. 69-94. Kalkedon; Pakkan, B. (2016) Spor Gazetelerinde Hegemonik Erkekliğin Yeniden İnşası, Koca, C. (Ed.) Sporda Toplumsal Cinsiyet Halleri içinde, Spor Yayınevi