Şiddeti Tahayyül Etmek: Feminist Fantezi’nin “Güç”ü

Çeviren: Özde Çakmak

Sayı: 161, Sayfa: 48-53

Elaine Showalter, Naomi Alderman’ın bu yıl çıkan kitabı The Power’ı The New York Review of Books için inceledi.

Bu sene uluslararası alanda ilgi gören romanlardan birinin erkeklerin canını acıtan kadınlar hakkında olması tesadüf olamaz. Naomi Alderman’ın çoksatan kitabı The Power’da (2017; İngiltere’de ilk basımı 2016) ergenlik çağındaki kızlar ellerinde şok vermek, işkence etmek ve öldürmek için kullanabilecekleri yıkıcı bir elektrostatik güç olduğunu keşfederler. Paniğe kapılan bilim insanlarının ipliksi adını verdikleri ve yenidoğan kız bebeklerinin MR görüntüleriyle gözlemlenebilen köprücük kemiğinin yakınındaki bir çizgili kastan gelmektedir bu güç. Gençler yaşlı kadınların Güç’lerini etkinleştirmelerine de yardım edebilirler.

Kadınlar, Suudi Arabistan’dan başlayıp diğer ülkelere sıçrayarak siyasi kontrolü ele geçirir ve onları köleleştiren ve istismar eden erkeklerden vahşice intikam alırlar. Kendilerini savunmak ve özgürleştirmek için Güç’ü kullanırlar ve bu kendilerine olan bakış açısını da değiştirir. “İhtiyacın olduğunda yaralama yeteneğin varmışçasına yaşayabilseydiniz eğer,” diye anlattı Alderman NPR’a, “yaşamlarınız çok farklı olurdu, bunu asla ama asla yapmak zorunda kalmasanız bile. Bu sizi her daim daha az korkak yapar.” Bir kız, düzenli olarak kendisine tecavüz eden üvey babasına elektroşok verir: “Kasıldı ve kızın içinden çıktı. Titriyor ve sarsılıyor… Büyük bir gürültüyle yere düştü.”

Fakat Güç hızla yozlaşır ve bazı kadınlar yırtıcı ve zalim olurlar. Nöbetçi bir kadın memur, saldırgan bir genç erkek direnişçiyi ibret olsun diye cezalandırmak zorunda hisseder kendisini. “Kafa derisi kadının eli altında çıtırdadı. Çığlık atıyor. Kafatasının içindeki sıvı pişiyor… Güç hatları yaralıyor onu, sandığından daha hızlı... Vücudu öne doğru yuvarlanıyor, yüzüstü, toz toprağın içine.” Erkekler ise daha acımasızca karşılık verirler; Güç’ü ameliyatla yok etmeye ya da çalmaya, kadınları kör etmeye ya da hapsetmeye, onlara karşı ağır silahlar kullanmaya çalışırlar. Fakat bu sonuçlara karşın, Alderman yaralama ve öldürme becerisinin kadınlar için dönüştürücü olduğuna inanıyor: “Şu anda kir pas içindeki bodrumun birinde tecavüze uğramayı bekleyen seks ticaretine maruz kalmış bir kadına,” dedi aynı röportajda, “onlara canları istediğinde insanlara elektroşok verme gücünü verebilseydim, kötü bir şekilde sonuçlanacağını bilsem bile, bunu yapardım.”

Bu cüretkâr ve rahatsız edici roman Bailey’s Women’s Prize for Fiction ödülünü aldı, New York Times Book Review tarafından 2017’nin en iyi on kitap listesine alındı, hatta Barack Obama’nın geçtiğimiz yıl en sevdiği kitaplar arasında adı geçti. Fakat bu kitap şu an revaçta olan bir kitap değil sadece. The Power birbiriyle örtüşen feminist distopya/ütopya, bilimkurgu ve spekülatif kurgu türlerinde büyük bir yenilik. Geleneksel olarak, bu kadın yazarlı hikâyeler şiddete başvurmaz ve vizyonerdir.

En sevdiğim ilk örneklerden biri, Amerikalı yazar Winnifred Harper Cooley tarafından 1902’de yayımlanan bir öykü “A Dream of the Twenty-first Century.” (Yirmibirinci Yüzyıla Dair Bir Düş) Yazar, rüyasında gelecekten gelen “sağlıklı, son derece güzel bir kız” tarafından ziyaret edilir. “Bir asırlık özgürlüğün ürünü,” Birleşik Devletler’e gelecek olan ütopyayı tasvir eder. Yoksulluk, hastalık, cinsel eşitsizlik, cahillik, suç ve savaş giderilen sorunlar arasındadır; fakat genç kız aydınlanmış bir halkın nihayet “tüm insanların büyük bir çoğunluğunu saymak yerine Devletler’in oylarını kaydeden” “absürt bir seçmen kurulu”nu yeniden düzenlediğini belirtir.

Charlotte Gilman’ın klasiği “Kadınlar Ülkesi”nde (Herland) (1915), Amerikalı üç erkek maceracı efsanevi Bayanlar ülkesi (Ladyland) ya da Feminisia’yı bulmak üzere bilimsel bir keşif gezisine çıkarlar ve güzel, akıllı, anaç, işbirlikçi, sevecen ve ağırbaşlı kadınların öncülüğünde yalnızca kadınlardan oluşan bir ülkeye ayak basarlar. Kâşiflerin her biri bir Kadınlar Ülkesi kadınına âşık olur, fakat hepsi de şiddete karşı olan, rekabetten ziyade işbirliğine dayalı ve “şeyleri öldürmeye” karşı isteksiz bir topluma adapte olamaz. İçlerindeki en asabi adam havaya ateş açınca uyuşturulur ve nihayetinde ülkeden atılır. Fakat eğer bir feminist ütopyadaki kadınlar fiziksel, entelektüel ya da stratejik güç avantajına sahipse, yazar genellikle onu hak eden erkeklerle paylaşmanın bir yolunu bulur. Gilman’ın With Her in Ourland adlı devam kitabında, dönüşüme uğrayan en başarılı erkek Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının hemen ardından eşini Birleşik Devletler’e geri götürür ve ondan ders alır. Hatta şunu teslim eder: “Kadınlar ne kadar insansa, erkekler de o kadar insandır.”

1970’lerde feminist ütopik kurgunun yükselişi – Dorothy Bryant’ın komünal, spiritüel The Kin of Ata Are Waiting For You (1976; ilk basıldığı adıyla The Comforter: A Mystical Fantasy, 1971) ve matriarkal bir gezegene düzenlenen erkek istilasının cinayetler getirdiği Ursula LeGuin’in The Word for World is Forest’ı (Dünyaya Orman Denir) (1976) da dahil olmak üzere – Gilman’ın barışçıl temalarını devam ettirdi. Aslına bakılırsa, bu hikâyelerde erkek iktidarına karşı kadın direnci çok nadiren fiziksel, şiddetli ya da militerdi. Yirminci yüzyılın en ünlü feminist distopyası olan Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü’nde (1985) (The Handmaid’s Tale) bile, kadınlar Gilead’ın erkeklerine karşı ayaklanmazlar. Muhafızları, Komutanları, Gözleri ya da Melekleri öldürmeye teşebbüs etmezler. Hatta kadınların bir erkeğe olan tek saldırısı erkek Mayday ajanı yakalandığında ve parça parça edilmek üzere olduğunda gerçekleşir; bir Damızlık Kız kafaya hızlı bir tekmeyle onu bu kaderden kurtarır. Hayal gücünün sonsuz olasılıklarına karşın, feminist spekülatif kurgunun çoğu şu insancıl reklam sloganını sergileyebilirdi: “Bu kitapların yazımında hiçbir erkeğe zarar verilmemiştir.”

Ne ki, feminist protesto ve ayaklanma dönemleri boyunca kadınların distopik yazımında baskı kuran erkeklere yönelik öfke ve arzu su yüzüne çıkmıştır. Bunu kadınların oy kullanma mücadelesi hareketinin ilk dalgası sırasında görebiliriz. Amerikalı yazar ve kadınların oy kullanabilmeleri için mücadele etmiş olan Inez Haynes Gilmore şunları yazmıştır: “İngiltere’deki ilk militan ilk tuğlayı fırlattığında kalbim de o tuğlayla birlikte havalandı. Ondan sonra militan taktiklere inancım sarsılmadı.” Gilmore, prensipte militan kadınların erkeklerde her zaman işe yaramış olan eylemleri kullanmaları gerektiğine inanıyordu: “isyan ve şiddet.” Kadınların oy hakkı için mücadele eden birisi olarak pratikte intiharı da düşünüyordu:

Genç, becerikli, başarılı, mutlu bir kadın arkasında “Kadınlar özgür olmadığı için ölüyorum” notu bırakarak Boston’da kendini öldürür… Ertesi hafta bir başka kadın benzer bir not bırakarak New York’da intihar eder. Ondan sonraki hafta sıra belki Chicago… Washington… Seattle… San Fransisco… New Orleans’dadır. Anne babalar kendilerine ve birbirlerine “Sırada bizim kızımız mı var?” diye soracağı için baştanbaşa ülkeye yayılacak olan korkuyu, dehşeti hayal edebilirsiniz.

Gerçekten de, feminist spekülatif kurguda bir protesto biçimi olarak intihar, cinayeti bir yana bırakın, tuğla fırlatmaktan çok daha yaygındır. Öz savunma ile kendini kurban etme arasındaki bu çelişkiler Gilmore’un büyük oranda unutulan romanı Angel Island’da (Melek Adası) (1914) dramatik biçimde görülmektedir. Kadınlar Ülkesi’nin (Herland) habercisi olan roman görünürde terkedilmiş Güney Pasifik Adası’nda gemileri kıyıya vuran beş adamın hikâyesini anlatır. Bu beş adam, beş muhteşem kanatlı kadın tarafından gözetlendiklerini ve ziyaret edildiklerini keşfeder. İlk başta, adamlar rahatsız olup korksalar da çok geçmeden kadınları yakalamaya ve onları eşleşmeye ve üremeye zorlamaya karar verirler: “Gelecek her şeyi meşrulaştırır. Kızlar kendiliklerinden yola gelmedikleri takdirde, yola getirilmelidirler.” Gemiden araklanan aynalar, eşarplar ve ışıl ışıl parlayan mücevherlerle kadınları Kulüpevi dedikleri bir barakaya çekerler; onları içeriye hapsederler; “kanattan elleri önlerinden sıkı sıkıya bağlı” vaziyette duvarlara bağlarlar ve sonra debelenip çığlık atınca hazırlık olarak keskinleştirdikleri makaslarla kanatlarını keserler. 

Melekler hayatta kalmayı sürdürürler, fakat kanatları olmadan evcilleştirilmiş, uysal ve çaresizdirler, tam gelişmemiş ayakları üzerinde yürümeyi beceremezler ve tamamıyla erkeklere bağımlı durumdadırlar. Onları tutsak eden kişilerle evlenirler ve çocukları olur. Fakat erkeklerin küçük kızlarının yeni yeni çıkan kanatlarını da budamayı planladıklarını fark ettiklerinde, liderleri Julia’nın aldığı karar şudur: “biz kadınlar uçmayı istemeyi bırakmalıyız. Geçmişte kalan bir şey hakkında arpacı kumrusu gibi düşünerek enerjimizi harcamamalıyız… yürümeyi öğrenmeliyiz.” Büyük acılar içerisinde topallamayı, daha sonra da ufacık ayakları üzerinde koşmayı ve güdük kanatlarıyla (her altı ayda bir yeniden kırpılan) uçmayı öğrenirler. Zaferle dolu bir sahnede, çocuklarıyla birlikte kaçarlar. Fakat kitap orada bitmez. Kulüpevi’nin üzerine iri bir kaya parçası bırakmazlar ya da kendi ülkelerine giderek yuvalarına dönmezler. Bunun yerine erkekler özür diler, bundan böyle kanatlarını kesmeyeceklerine söz verirler ve kadınları başarıyla geri dönmeye ikna ederler. Bunun üzerine Melekler kocalarına yeniden kavuştukları için son derece sevinirler ve bu ayrıcalığı kazanmalarının ardından uçma güçlerini erkeklerle paylaşmaya hazırdırlar. Çok geçmeden, Julia kanatlı bir oğlan çocuğu dünyaya getirir.

1988 yılında Angel Island’ın bir yeniden basımına önsöz yazan Ursula LeGuin, Gilmore’un kanatları kesme sahnesini “kaçak güreşerek” ele aldığına işaret etti; bu sahne “genel sadomazoşist bir orji” olarak gösterilmemektedir. Dahası, kadınlar “asabi bile davranmazlar. Ağlarlar. Azıcık delirir ve köşelerine çekilirler.” Karşı koymayı ya da kendi makaslarını kullanmayı planlamazlar. Bununla birlikte, Le Guin kanlı bir sahnede abartıya kaçmamak ve kanlı bir tepkiden çekinmek suretiyle bunun Gilmore’un lehine olduğu sonucuna varır. “Gilmore bize her ikisini de vermeyerek… kendisini şiddetle dışa vurmayan gerçek, etkin bir öfkeyi göstermek için kendine yer açar.” LeGuin, Gilmore’un “hepimizin birarada uçmasını” istediğini öne sürer – oldukça distopik bir kitap için mutluluk verici ve ütopik bir feminist son.

1970’lerin Kadın Özgürlüğü Hareketi’ne dek kadın şiddeti meselesi kurguda gerçekte ele alınmadı. 1970 yılında, New York’daki bir kadınlar kongresinde The Feminists (Feministler) adlı kısa ömürlü bir radikal grup ironik olarak “feminist pornografi” şeklinde tanımladıkları “Dal Bükücüler” adlı bir hikâye sattılar. Pembe kâğıt üzerine teksir makinesi ile çoğaltılan kürtaj yanlısı bir mitingin broşürünün arkasına “Wilda Chase” imzası atılan ve yirmi sente mal olan “Dal Bükücüler” sadistik erkek pornografisinin toplumsal cinsiyet rollerini ters yüz etti. Hikâyede kadınlar oğlan çocuklarını ve erkekleri aşağılamaktan, dövmekten, tecavüz etmekten ve öldürmekten patlamaya hazır bir cinsel tatmin alırlar. Asıl mesele, elbette, feministlerin içini gıcıklamak değildi; asıl mesele erkekler tarafından icra edilen pornografik yazımda kadınların şiddetli istismarını yeni bir çerçeveye oturtmak ve kan dondururcasına görünür kılmaktı. Asıl ismi Wilda Holt olan yazar, ensest ve cinsel istismardan sağ çıkmıştı. Öfke ve çaresizlikten deliye dönmüştü ve 1970’li yılların ortalarında bir tabancayla beynini havaya uçurdu.

Hiçbir yerde yayımlanmayan ya da yayımlanması dahi teklif edilmeyen “Dal Bükücüler” bugün yalnızca feminist tarihe ait birkaç akademik arşivde varlığını sürdürmektedir, fakat The Power’daki (Güç) ve 1970’lerdeki diğer birkaç feminist kurgusal metindeki sahnelerle esrarengiz biçimde benzerdir. Dalın büküldükçe ağacın büyümesi gibi, şiddeti tahayyül eden kadın yazarlar da erkek yazımının temalarını kopyalarlar. Holt’un eseri kadınların şiddetli direniş ve misilleme fantezilerini keşfe çıkan oldukça az miktardaki feminist öykü ve romandan – o onyılın durağan akışında sapkınsa bile önemli bir gizli eğilim – biriydi. Kadınlardan oluşan Whileaway gezegeninde geçen Joanna Russ’ın The Female Man’inde (1975) dişi bir insan-hayvan melez olan Alice Jael Reasoner kendisini tecavüzle tehdit eden bir Manland istilacısını öldürmek için kendine has gizli gücünü – sivri uçlu pençeler ve çelik gibi dişler – serbest bırakır. “Bu kadar ileri gitmek gerekli miydi?” diye sorar arkadaşları endişeyle. “Gerekli miydi değil miydi zerre umurumda değil,” diye yanıtlar Jael. “Benim hoşuma gitti.”

Marge Piercy’nin Zamanın Kıyısındaki Kadın’ı (Woman on the Edge of Time) (1976) 1970’li yılların idealist feminist kurgu klasiklerinden biridir. Piercy, 2016 baskısına yazdığı önsözde, kitabı “feminist ütopyaların değişimin yalnızca olası değil mümkün olduğu hissini veren bir zamanda sahip olmadığımız şeylere duyduğumuz açlıktan yaratıldığı” kadın hareketinin ikinci dalgasına yerleştirdi. Protagonisti Connie Ramos, Spanish Harlem’den gelen Meksikalı-Amerikalı bir kadındır. Bellevue’ye çokça benzeyen kapatıldığı akıl hastanesinde ağır ilaçların etkisi altındayken geleceğin eşitlikçi ütopik toplumuna dair bir düş görür. Öte yandan, gerçek yaşamı yoksulluk, istismar ve güçsüzlükten oluşan distopik bir cehennemdir. Romanın son sayfalarında, serviste kendisine lobotomi yapılmasını bekleyen Connie personelin kahve demliğine otları öldüren kimyasaldan koyar. “Üzgün değilim, diye düşündü kalbi korkunç derecede atarken ve yatağına oturup bekledi.”

Sheel, Suzy McKee Charnas’ın Motherlines’ında bir Kadın Binici (1978), açık ovalar ile “dişi”leri esir eden ve onları yakalamak için savaşçılar gönderen erkeklerin hüküm sürdüğü Holdfast arasındaki sınır bölgelerinde nöbet tutan çetin bir izcidir. “Hayatı boyunca tuttuğu oniki devriyede toplam yedi erkek öldürmüştü: “dördü atışından emin olduğunda uzaktan bir yayla, üçü yakından, av mızrağını eve götürmek için at sırtında siperinden öne çıkarak. Sheel feminist distopik kurguda başarıya ulaşmış görünen nadir savaşçılardan biridir; nihayetinde, kadınlar “Holdfast’in ölü bir yer olduğu ve erkeklerin tehlike arz etmediği” konusunda umutludurlar. Ne var ki, okur bundan emin olamaz.

2007 yılında, İngiliz yazar Sarah Hall feminist karşı-şiddeti romanı Daughters of the North’un (Birleşik Krallık’ta Carhullan Army adıyla yayımlanmıştır) konusu yaptı. İngiltere’nin uzak güneyinde geçen post-apokaliptik bir distopyada kendilerine Kızkardeşler adını veren birkaç kadın, erkek Otorite’nin kent kalesine saldırmak üzere uzun, sancılı bir gerilla savaşı eğitimi için gönüllü olurlar. Spartavari kuşatılmış bölgelerinde fanatik liderleri Jackie Nixon kadınları güçlü kılmak amacıyla onları acıya ve mahrumiyete maruz bırakır. “Ne dersin, Kızkardeş? Yoksa bu bir erkek vilayeti mi?” diyerek tiye alır onları. “Bizler doğuştan barışçıl mıyız? Daha hassas bir cins? Hayatta kalmak için boyun eğmek zorunda mıyız?” Roman John Llewellyn Rhys Ödülü’nü aldığı İngiltere’de ve James Tiptree Jr. Ödülü’nü aldığı bilimkurgu topluluğunda iyi tepkiler aldı. Fakat Birleşik Devletler’de eleştiriler büyük ölçüde olumsuzdu, New Yorker review kadın savaşçı temasından bahsetmedi bile.

Belki de genç feminist neslin distopyaların pasif kadın kurbanlarına tahammülü kalmadı. Damızlık Kızın Öyküsü’nü gecikmeyle de olsa 2008’de tartışmaya açan Jessa Crispin, “Tamam da bu kadınlar ne zaman insanları bıçaklamaya başlayacak?” diye sordu. Şimdi ise The Power’da, şiddetli feminist distopya çok daha popüler hale geldi, bunun da büyükannesi Margaret Atwood’dur. 2011 yılının sonlarında, Naomi Alderman Rolex Mentor and Protege Arts’da – dünya sanat mirasının bir sonraki nesle geçmesini sağlamak” için 2002’de kurulan bir yarışma – Margaret Atwood’un öğrencisi olma fırsatını yakaladı. En çok alıntılanan sözlerinden birinde Atwood taşı gediğine sokar: “Erkekler kadınların onlara güleceğinden korkar. Kadınlar ise erkeklerin onları öldüreceğinden.” Alderman bu nükteyi ciddiye alır. The Power “kadınların yaşamlarının büyük bir kısmı… erkeklerin şiddet potansiyeli ile çevirilidir” önermesiyle başlar. Onlara gülmenin yanı sıra onları öldürme yeteneğine sahip olmak da böylelikle hem kadınların özsaygılarını hem de imkânlarını değiştirir.

Alderman okurlara kadınların yaşamlarının korkmadıkları takdirde ne denli farklı olacağını göstermek istedi. Literary Hub’a verdiği röportajda söylediği gibi, kadınların kendilerine şu soruları soracağını umdu:

Bu benim hayatımda olsa neye benzerdi? Bu benim için işleri nasıl değiştirirdi? Kızım için işleri nasıl değiştirirdi bu? İşim nasıl farklı olurdu? Gecenin bir vakti ofisten eve gidişim nasıl farklı olurdu? Eğitimim nasıl farklı olurdu? Bu sabahki karşılaşmam nasıl farklı olurdu?

Fakat yine de şiddetin beyhudeliğini ve onun Armageddon’da son bulan kaçınılmaz yükselişini dramatize eder.

Peki, bu fantezi nerden çıktı şimdi? Alderman erkek istismarını affetmeyen, mazur görmeyen, örtbas etmeyen ve kabullenmeyen genç feminist neslin öfkesini yansıtıyor ve kanalize ediyor. Güç’ün ilk olarak ergenlikte gelmesi ve kız çocuklarının kadınların farketmesini sağlaması oldukça manidar. Yıllar boyunca, politik açıdan bilinçli üçüncü dalga feministlerinin “naif” ikinci dalga feministlerini eleştirmeleri ve dördüncü dalga feminist y kuşağının geveze üçüncü dalga revizyonistlerini küçük görmesi üzerinde çok konuşuldu. Fakat bu defa durum farklı.

Kadınlar erkeklerin kariyerlerini tahrip etmek, evliliklerini yıkmak, hatta onları hapse yollamak için kamu güçlerini kullanmaya istekliler. İstekli olmadıkları şey ise güçlerini özür dileyen ve Time’s Up (Zaman Doldu!) rozeti takan herhangi bir erkekle paylaşmak. Eğer Lindy West’in kısa süre önce yazdığı gibi, “feminizm kadınların öfkesinin müşterek tezahürü” ise bu feminist dalga bir tsunamidir. Alderman kendini bu dalganın bir parçası olarak görüyor. “Bazı haberler oldukça tuhaf biçimde kitabı yakaladı,” diye konuştu Times’a. “Her ikisi de son on yıldır büyümekte olan öfkenin – ki bana göre bu belli başlı mizojini türlerinin görünürlüğünü artırmak ile ilgiliydi – bir parçası oldu.”

The Power bir edebi akımın başlangıcı mı? Söylemek için daha çok erken, zira Alderman’ın romanı feminist edebiyat geleneği için bir istisna teşkil edebilir. Fakat öfke dinmiyor. En azından hiçbir feministin Melek Adası’na dönmek istemediği ortada.

Metnin orijinali: http://www.nybooks.com/daily/2018/02/26/imagining-violence-the-power-of-feminist-fantasy/