Düşmanın Düşmanı Queerfeminist anti-kapitalist tasavvurlara duyulan ihtiyaç ve toplumsal cinsiyet karşıtı politikalar

Jenny Gunnarsson Payne & Sofie Tornhill

Sayı: 163, Sayfa: 43-46

Bu kısa makalede, eleştirel feminizme düşen bu iki zorlu görevi, toplumsal cinsiyet eşitliği ve cinsel çeşitliliğin radikal bir şekilde tekrardan politize edilmesi meselesini tartışacağız. 

Ekonomik rekabet ve büyümeye dair hâkim çıkarları ile çatışmadıkça kapitalizm, ekolojik tüketimden kadınların güçlenmesine, LGBT haklarından barışa her türlü şeyi kucaklayabileceğini kanıtlamıştır. Kadınların güçlenmesi, büyük-ölçekli şirketler gibi bir dizi neo-liberal küresel yönetim aktörlerince desteklenirken, solcu ve feminist eleştirmenler feminizmin bu şekilde kullanımının depolitize edici sonuçları olabileceğine dikkat çekmiştir (Fraser 2009; Eisenstein 2009; Roberts 2015).  

Fakat toplumsal cinsiyet eşitliğinin tekrardan politize edilmesi için yapılan feminist çağrılar, akademik ve aktivist çevrelerin dışında pek bir etki yaratmadı. Bunun yerine, beklenmedik bir şekilde, toplumsal cinsiyet ve cinsellik meseleleri başka bir alanda tekrardan politize edildi: giderek daha çok ulusal ve uluslararası, dindar ve seküler muhafazakâr aktör, toplumsal cinsiyet eşitliğini temel alan politik perspektife, cinsellik eğitimine, kadına karşı şiddet ile mücadele etmeye yönelik BM politikalarına, eşcinsel evlilik ve kürtaj gibi meseleleri kapsayan ve adına “toplumsal cinsiyet ideolojisi” dedikleri şeye karşı birleşti. Yıllardır süren örgütlenmelerinin sonucunda, bu aktörlerin etkileri küresel, yapılanmaları ise genelde ulus aşırı hale geldi (bkz. ör. Kuhar & Paternotte 2017; Korolczuk & Graff 2018). 

Peki, toplumsal cinsiyet eşitliği, cinsel çeşitlilik ve toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin depolitize edici mutabakatlarının buluştuğu bu kavşağın ortasında, “toplumsal cinsiyeti” yeniden politize etmek için seçenekler neler? Benzer bir şekilde, küresel şirketler toplumsal cinsiyet eşitliğinin ve LGBTQ haklarının destekçileri olarak ortaya çıktığında, bunun sonucunda da toplumsal cinsiyet karşıtı hareketin hedefi haline geldiğinde, düşmanın düşmanını dost haline getirmek için alternatifler nelerdir? Bu kısa makalede, eleştirel feminizme düşen bu iki zorlu görevi, toplumsal cinsiyet eşitliği ve cinsel çeşitliliğin radikal bir şekilde tekrardan politize edilmesi meselesini tartışacağız. 

Toplumsal cinsiyet karşıtı hareket ve bir Truva atı olarak “toplumsal cinsiyet” 

Toplumsal cinsiyet karşıtı siyasetin çıkışı, BM politikaları sonucunda ve özellikle de 1995’te Pekin’de yapılan kadınlar ile ilgili dünya konferansı sırasında konuşulan meseleler ile ilgili Vatikan’da çıkan tartışmalara dayanır. Cinsellik ve üreme haklarının (özellikle de kürtaj hakkının) insan hakları söylemi içerisinde ele alınması geleneksel anneliğe ve “aile-değerlerine” bir tehdit olarak görüldü ve bu söylemin eşcinselliği meşrulaştırdığı düşünüldü. Gün geçtikçe BM söylemine daha çok giren “toplumsal cinsiyet” teriminin kendisi, sadece Kilise kurumunu değil, Batı medeniyetini ve insanlık onurunu yıkmaya yönelik, ideolojik bir “Truva atı” olarak algılandı. Güçlü bir komplo fikri olarak “toplumsal cinsiyet ideolojisi”nin “nazik totalitarizm” yolu ile “sıradan insanlar”a zorla kabul ettirildiği düşünülüyor. Katolik ve toplumsal cinsiyet karşıtı entelektüel Gabriele Kuby’e (2015) göre “toplumsal cinsiyet ideolojisi”, “perdenin arkasında” doğal cinsel farka aykırı olan, tamamen yeni bir “toplumsal cinsiyetlendirilmiş” insanoğlu tasarlamaya çalışıyor (Kuhar & Paternotte 2017). 

Bu neo-totaliter “toplumsal cinsiyet ideolojisi”nin, ulus devletler ile beraber Avrupa Birliği ve BM gibi uluslararası teşkilatlar ve bunlar ile danışıklı çalışan ve yine Kuby’e göre “medya ve finansal oligarşi gibi isteklerini seçmenlere ve onların seçilmiş temsilcilerine zorla kabul ettiren kontrol edilemeyen güçler” tarafından uygulamaya konulan (Kuby 2015: 11), toplumsal cinsiyet eşitliğini temel alan politik perspektifler, ayrımcılık karşıtı yasa ve politikalar yolu ile dayatıldığı söylenir. Dikkate değer bir şekilde, totaliter bir “ toplumsal cinsiyet ideolojisi” fikri liberalizm aleyhtarı popülist ve otoriter hareketler içinde (neo-nazi gruplar da dâhil olmak üzere) oldukça rağbet gördü; böylece dindar ve seküler muhafazakâr hareketler arasında “kutsal olmayan” ittifaklara yol açtı. Bu hareketlerin resimde görünen ortak düşman- “toplumsal cinsiyetçi” ve politik doğrucu kültürel ve ekonomik elitler- dışında pek bir ortak noktası yoktur. 

Düşmanın düşmanı: Kadın ve LGBT haklarını savunan küresel şirketler 

Böyle bir bağlamda, küresel şirketler “toplumsal cinsiyet ideolojisini” yaygınlaştıran ağların bir parçası olarak tarif edilirler. Feminist akademisyenler Elzbieta Korolczuk ve Agnieszka Graff yakın bir zamanda, toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin, küresel sermaye ve liberal bireyciliğin beklenmedik muhalifleri olarak ortaya çıktığını öne sürdüler (2018: 815). Yine de onların gözlemlerine şunu da eklemek istiyoruz, toplumsal cinsiyet karşıtı hareketin eleştirilerini anlamanın en iyi yolu, bu eleştirileri ekonomik elitlerin görüşlerini ve yaşam tarzlarını “sıradan insanlara” dayatmalarındaki iktidarı hedef alan düzen karşıtı bir retorik olarak görmektir. Başka bir deyişle bu hareketin eleştirileri, yalnızca kapitalist birikim stratejileri ve eşitsizlikleri hedef almaktan ziyade, esasen şirketlerin ideolojik etkileri ve bu şirketlerin faaliyetlerinin somut koşul ve sonuçlarını hedef alır. 

Eleştirilerinin hedefindeki önemli konulardan biri, şirketlerin sponsorluk ve lobicilik yoluyla sahip oldukları etkidir. Toplumsal cinsiyet karşıtı aktörler, şirketleri finansal güçlerini “insanlık onuruna” zarar veren ideolojik etkileri dayatan ya da buna dair somut sonuçlar yaratan (örn. eşcinsel evlilik ve aile planlaması, doğum kontrol ve kürtaj da dâhil olmak üzere) STK?ları, hayır kurumlarını ve lobi örgütlerini desteklemek için kullandıkları için eleştirir. Ford Vakfı, Açık Toplum Vakfı ve Rockefeller Vakfı gibi vakıfların, “toplumsal cinsiyet ideolojisi”nin küresel olarak yaşama geçirilmesinde önemli rol oynadığını belirtirler. 

Toplumsal cinsiyet karşıtı aktörler büyük şirketleri aynı zamanda eşsiz kitle iletişim kapasiteleri dolayısıyla da eleştirirler. Reklamlar ve diğer piyasa stratejileri aracılığıyla, güçlendirici ve ayrımcılık karşıtı mesajları “sıradan insanlara” yayıyor, özellikle de gençleri “geleneksel değerlerden” uzaklaşmaya teşvik ediyorlardır. Toplumsal cinsiyet karşıtı aktörlere göre, alternatif yaşam tarzlarını, normatif olmayan toplumsal cinsiyet ifadelerini ve aile oluşumlarını normalleştiren mesajlar, bu şirketlerin “eşcinsel lobiciler tarafında saf tuttuğunu” göstermektedir. 

Şirketler aynı zamanda lobicilik faaliyetleri ve farklı şekillerdeki müdahaleler yoluyla doğrudan siyasi etki yaratma girişimleri için de suçlanmaktadırlar; örneğin Coca Cola, Goldman Sachs ve Ben & Jerry’nin de dâhil olduğu 379 şirketin, ABD Yüksek Mahkemesine eşcinsel evliliği desteklemesi için baskı yapmış olması gibi. Bu girişim “toplumsal cinsiyet ideolojisini” ve LGBTQ gündemini teşvik etmekle suçlanmıştı. Buna ek olarak, çevrimiçi bir dergi olan Democracia Nacional (2 Temmuz 2017)’de yayınlanan bir makalede bu tür şirketler, insanları yalnızca şeker ve “toplumsal cinsiyet ideolojisi” ile değil, aynı zamanda çok kültürlülük, sınırların olmadığı bir dünya fikri ve (ironik bir şekilde!) Marksizm ile de zehirlemekle suçlanmıştır.  

Bazı şirketler, ürünlerinden dolayı özellikle çok daha yıkıcı olarak mimlenmişlerdir. Bunlar doğum kontrol ürünleri, kürtaj, toplumsal cinsiyet olumlama terapileri ve yardımlı üreme ile ilgili faaliyetler yürüten ilaç şirketlerini içerir. Bu şirketlerin kârlarının “toplumsal cinsiyet ideolojisi”nin başarısı ile tamamen doğru orantılı olduğu düşünülmektedir. Genelde tüm şirketlerin faaliyet ve kârlarının piyasa odaklı, bireyci kimliklere ve geleneksel erkekliğin yaygınlaştırılması üzerine kurulu olduğu düşünülmektedir. Bu, kadınların gerçek kadınsılıklarını bastırmaya, annelikten vazgeçmeye ve dolayısıyla doğum kontrol yöntemleri ve kürtaja ihtiyaç duymaya teşvik edildiğine işaret eder. 

Bu genel özetin ortaya koyduğu gibi, şirketlerin uygulamalarına ve etkilerine dair toplumsal cinsiyet karşıtlarınca yapılan eleştiri, kısmen de olsa, neoliberalizme dair feminist eleştirinin kullandığı argümanlar ile örtüşmektedir. Bakım emeğinin değersizleştirilmesi, üremenin medikalleştirilmesi, insan ilişkilerinin metalaştırılması ve genel olarak toplumun şirketleştirilmesi bu örtüşmenin örneklerindendir. Mantığa aykırı gibi görünse de, şirketlerin faaliyet ve etkilerine karşı hem toplumsal cinsiyet karşıtı hem de feminist argümanlar, tam da neoliberalizmin depolitize ettiği bir dizi olguyu yeniden politize etmeye çalışmaktadır. 

Cinsiyet eşitliği, şirketlerin ve diğer etkili aktörlerin giderek daha fazla benimsedikleri ya da en azından göstermelik de olsa saygı gösterdikleri bir değer olmasına karşın (Calkin 2017; Eisenstein 2017) bunun sürekli olarak arzu edilen bir şey olacağına dair mutabakatın sonsuza dek süreceğinin bir garantisi yoktur. Mevcut toplumsal cinsiyet karşıtı hareket, toplumsal cinsiyet eşitliğinin değerinin ve toplumsal cinsiyet kavramının ta kendisinin politik mücadelenin bir konusu olarak (yeniden) ortaya atıldığını göstermektedir. Gerçekten de, toplumsal cinsiyet eşitliğinin anlamlarını, neoliberal ve depolitize edilmiş versiyonlarına karşı olarak yeniden politize eden teşebbüslere büyük bir sempati kazandıran, feminist ve solcu alternatifler değildir. Şu anda belli çevrelerce rağbet gösterilmeye başlanan toplumsal cinsiyet eşitliğinin yeniden politize edilmesi, toplumsal cinsiyet kavramının “gerçek” biyolojinin aksine “saf” bir ideoloji olduğunu ve “insanlık onurunun” yerine toplumsal cinsiyet eşitliğinin ikame edilmeye çalışıldığını açığa vurmayı umut etmektedir. 

Anti-kapitalist queerfeminist tasavvurlara duyulan ihtiyaç 

Peki, bu siyasi manzara feminist stratejiler ve ittifak oluşumları için ne anlama geliyor? Eleştirel feministlerin muhafazakâr güçlere karşı küresel şirketler ile güçlerini birleştirmelerini ve böylece “daha uygun bir zamanın geleceği” öngörüsü ile daha radikal anti-kapitalist eleştirilerini beklemeye almalarını mı önermektedir? Brown ile (2006) bir arada düşünerek, biz bunun tersini yani anti-kapitalist feminizmin gelecek için “eleştirisini ve tasavvurunu kökten değiştirmesi” gerektiğini ileri sürüyoruz (ayrıca bkz. Brown 2018). 

Toplumsal cinsiyet eşitliğini ve cinsel çeşitliliği, tartışmasız bir şekilde kendilerinden menkul ve dolayısıyla apolitik olarak görmek cazip gelebilecek olsa da, bugün acilen bunların politik doğalarını kabul etmemiz gerekiyor. Bu (en azından) iki nedenden ötürü hayati bir önem taşıyor: İlk olarak, toplumsal cinsiyet karşıtı argümanların en etkin olanları, “toplumsal cinsiyet ideolojisi”nin, fikirlerini yayan ve doğallaştıran, görünmez ama güçlü ağlar tarafından sürdürüldüğünü varsaymaktadır. Bu nedenle, “toplumsal cinsiyet”in politik karakterini inkâr etmek yerine, “ideoloji eleştirisinin” toplumsal cinsiyet karşıtı versiyonunu daha etkin bir şekilde etkisiz hale getirmek için “toplumsal cinsiyet”in içkin politikliğini tasdik etmemiz gerekir. İkincisi, bunu yapmak, tam da “toplumsal cinsiyet”in ne anlamda politik olduğunu ve “toplumsal cinsiyet”in farklı yorumlarının aslında tamamıyla farklı gelecek tasavvurlarının bir parçası olduğunu göstermeye yarayacaktır. 

Her ne kadar bu gibi zamanlarda, homofobiye ve muhafazakâr cinsiyet ideallerine kurumsal karşı çıkışlar avutucu ve hatta umut verici bir etki yaratabilse de, şirketleri müttefik ya da dost kabul etmek, onların eşitliğe yönelik retorik taahhütlerinin somut gerçeklik ile hiç de bağdaşmadığı gerçeğini gözden kaçırmamıza sebep olabilir. Kurumsal aktörlerin, hangi politik mücadeleleri destekleyeceklerine dair kararları alırken en temel motivasyonlarının kâr olmasından dolayı genelde güvenilmez olmalarının yanında; hazır “toplumsal cinsiyetin” anlamı bir kez daha tartışmaya açılmışken onlarla güçleri birleştirmek, daha radikal bir queerfeminist alternatif sunmaya dair fırsatın elden kaçırılması demek olur.   

İngilizce’den Türkçe’ye çeviren: Sumru Tamer 

Referanslar 

Brief of 370 Employers and Organizations Representing Employers as Amici Curiae in Support of Petitioners. https://www.scribd.com/doc/257794356/Employer-Amicus-Brief-Obergefell-v-Hodges?campaign=SkimbitLtd&ad_group=38395X1559799X0492010222c54957b5612bf2549dbb58&keyword=660149026&source=hp_affiliate&medium=affiliate)

Brown, Wendy. 2018. “Neoliberalism’s Frankenstein: Authoritarian Freedom in Twenty-First Century “Democracies”, Critical Times, 1(1): 60-80.

Brown, Wendy. 2006. “American Nightmare: Neoliberalism, Neoconservatism, and De-democratization”, Political Theory, 34(6): 691-714. 

Calkin, Sydney. 2017. “Disrupting disempowerment: feminism, co-optation, and the privatised governance of gender and development.” New Formations 91: 69-86.

Eisenstein, Hester. 2017. “Hegemonic Feminism, Neoliberalism and Womenomics: ‘Empowerment instead of Liberation’?”, New Formations, 91: 35-49.

Eisenstein, Hester. 2009. Feminism Seduced. Boulder: Paradigm.

“El capitalismo internacional promueve la agenda de género y LGBT: La multinacional Coca-Cola asume sus postulados”, Democracia Nacional, 2 Temmuz 2017. http://democracianacional.org/dn/el-capitalismo-internacional-promueve-la-agenda-de-genero-y-lgtb/  

Fraser, Nancy. 2009. “Feminism, capitalism and the cunning of history.” New Left Review 56 (Mart/Nisan): 97-117.

Korolczuk, El?bieta & Agnieszka Graff. 2018. "Gender as “Ebola from Brussels”: The Anticolonial Frame and the Rise of Illiberal Populism." Signs: Journal of Women in Culture and Society 43(4): 797-821.

Kuby, Gabriele. 2015. The Global Sexual Revolution: The Destruction of Freedom in the Name of Freedom. Angeliko Press.

Kuhar, Roman & Paternotte, David 2017 (der.) Anti-Gender Campaigns in Europe: Mobilizing Against Equality. Rowman & Littlefield.

Roberts, Adrienne. 2015. “The political economy of ‘Transnational Business Feminism.’” International Feminist Journal of Politics 17(2): 209-231.