HIV'le Yaşamak: Cinsellik, Neoliberalizm ve Sağ Siyaset

Özen B. Demir

Sayı: 163, Sayfa: 52-55

 

HIV’le yaşayan insanların toplumda yok sayılmasının, çok-yönlü ayrımcılık politikalarıyla dışlanmalarının (…) neoliberalizmin küresel ölçekte tomurcuklanmasıyla olan bağlantısı sabittir.

 

 

AIDS’ten ölecek olursam eğer, defnetmeyi boşverin, sadece Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi’nin [FDA] merdivenlerine bırakın bedenimi. #David Wojnarowicz, 1988.[1]

 

1980’lerde, kabaca, ne oldu? İlk başlarda, HIV’in cinsel yolla bulaştığına ilişkin ortaya konulan kanıtlar, bazı eşcinsel veya homofil organizasyonlarca kategorik olarak reddedildi. Zamanla, bir diğer tepkisel aşırılık örneği olarak, gece kulüpleri, barlar ile hamamların sakınılması gereken tehlikeli bölgeler ilan edilmesi ve yine çok-eşli cinselliği dizginlemek adına yapılan enikonu defansif açıklamalar işitilir oldu. Bunlar çok geçmeden “seksüel Nazizm” gibi ifadelerle geri püskürtüldü. Aktivistlerin tişörtlerinde, afişlerde ve duvarlarda yazılan “Sessizlik=Ölüm” ve “Yaşamlarımız İçin Savaşıyoruz” gibi mesajların teşvikiyle, bir görünürlük ve açılma (coming out) furyâsına tanık olundu. Buna daha sonra güvenli cinsellikle ilgili detaylar da eklenerek, eşcinselliğin sadece cinsellik veya AIDS’i önleme girişimleri çerçevesine ve salt gettolarda ikâmet eden “negatif stereotiplere” indirgenmesinin önüne geçilerek, sivil haklar ve kamusal hoşgörü başlıklarıyla beraber düşünülmesine politik zemin hazırlanacaktı. AIDS’e bağlı ölümleri görünür kılmak, devleti ve piyasa aktörlerini nefreti körüklemek yerine bu meseleyle ilgilenmeye zorlamak adına çeşitli eylemler, yürüyüşler, gösteriler düzenlenecekti.[2] Bütün bunlar, toplumun her kesiminde eşcinsellerin eşit yurttaşlar olarak tam anlamıyla tanınması ve kabul görmesi adına rencide edici, üstenci ve ayrımcı sistematiklere karşı direngen bir mücadele sürecinin sonunda elde edilse bile, AIDS ile eşcinsellik ikilisi, kolektif bellekteki o çağrışımsal ilişkisini bir şekilde koruyacaktı. Sahiden de 1980’lerin başında ABD?de, Los Angeles ve Güney Kaliforniya?da, daha ziyade geylerin oluşturduğu vakalardan gelen raporlar hastalığa, tipik bir günah keçisi [scapegoat] mantığıyla GRID (Geylerden Kaynaklanan Bağışıklık Yetmezliği Sendromu) isminin konmasına yol açmış, bir-iki sene kadar böylece anılmış; nihayet ismi AIDS olarak da değişse, kültürel bellekte (kolektif bilinçaltında) bıraktığı eşcinsel imgesi kalıcılaşmıştı (stigma).

Kısacası bu süreç, kiminle sevişiliyorsa, cinsel yönelimin de onunla sınırlandığını imâ eden statik bir “töz metafiziği”nin yeniden üretilmesine yol açtı. GRID söyleminin kalıplaştırıcı işlevinden geriye dönüş pek mümkün olmadı. Adlı adınca, ihale eşcinsellere kaldı. Sözgelimi, Birleşik Devletler özelinde, Ryan White (1984), Magic Johnson (1991), Arthur Ashe (1992) gibi ünlü isimler, aldıkları tanıyı kamuoyuyla paylaştıkça, bu kalıp medya ve girişimciler eliyle esnetilmeye çalışılmıştı. Operasyon sırasındaki kan nakillerine, transfüzyon ile yaşayan hemofili hastalarına, bir bulaş yolu olarak anne sütüne, heteroseksüel cinsel temasa gürültülü şekilde vurgu yapılıyordu. Dahası, Abraham Lincoln?dan George Washington?a, oradan Benjamin Franklin?e, Mark Twain?den Herman Melville?e, nihayet Richard Nixon?a varıncaya değin, önde gelen Amerikan geylerinin geçit resmi de -belki de bir ?moral? verme niyetiyle- sunulmaktaydı. Elizabeth Taylor?dan Prenses Diana?ya ve Bill Clinton?a varıncaya dek bir dizi popüler ve “prestijli” figür, bununla ilgili uyarıcı kamusal mesajlar paylaşmıştı. Kısmen nafileydi. Leo Bersani, “Rock Hudson?ın eşcinsel olduğunun tüm ülkede [ABD] öğrenilmesi hiçbir şeyi değiştirmedi,” diye yazacaktı. 

Michel Foucault da, AIDS?e bağlı nörolojik komplikasyonlar nedeniyle yaşamını yitirmişti. Arkadaşı Edmund White, 1981 yılında Foucault?yu AIDS konusunda uyarmıştı. Aldığı yanıt ise, White?ın naklettiğine göre, şu olmuştu: “Ah, aman ne güzel, Edmund: Siz Amerikan püritenleri, her zaman hastalık icat ediyorsunuz. Siyahları, uyuşturucu kullananları ve de eşcinselleri tefrik etmeye, seçerek ayırmaya yarıyor bu; ne kadar mükemmel!”[3] Sahiden de AIDS, 1980’ler ABD’sinde, adeta bir 9/11, bir Katrina kasırgası, bir Japon tsunamisi yahut da bir Haiti depremi gibi ulusal boyutları aşan bir yankıya sahiptir. Ronald Reagan ve şürekâsının akıl almaz tavırları, tüyler ürpertici çıkışları bilinir. ACT UP [AIDS Coalition to Unleash Power] kurucularından LGBTİ aktivisti Larry Kramer şunu söyleyecekti: “Bizler yoktuk. O Ronald Reagan ki, 1987 yılına kadar ?AIDS? sözcüğünü telaffuz bile etmedi.” Reagan’ın AIDS hakkında ilk halka açık konuşmasını yaptığı 31 Mayıs 1987’ye kadar ABD’de yirmi binden fazla kişi AIDS’e bağlı hastalıklardan yaşamını yitirmişti ve AIDS’le yaşayan insanlar toplumsal yapının tüm kurumlarınca ya yok sayılıyorlar ya da hasbelkader basında yer aldıklarında da, ölmekte olan can çekişen insanlar olarak tamamen âciz biçimde gösteriliyorlardı. Sevilen, yitirilen insanlar için yas tutmak imkânsızdı ve bu dönemde sanatçılar hastalığa yakalanmış yakın çevrelerinden insanların kaybından duydukları acıyı tam da bu durumdan yola çıkarak bedeni doğrudan göstermeden, imleyerek ele alacaklardı. Örnekse Félix González-Torres (1957-1996) de, AIDS’ten ölen hayat arkadaşı Ross?un yokluğundan duyduğu hüznü, beyaz çarşaflı, çift kişilik dağınık yatağının fotoğrafını New York kentinin reklam panolarında sergileyerek göstermişti (Untitled, 1991).[4]  

HIV’le yaşayan insanların toplumda yok sayılması, çok-yönlü ayrımcılık politikalarıyla dışlanmaları, AIDS’in herkesi etkileyecek bir hastalık olarak görülmediği ve aksine marjinalleştirildiği için bu konuda devlet desteğinin olmaması, ilaç yardımının yapılmaması, bu konudaki araştırmaların da desteklenmemesi gibi unsurların, neoliberalizmin küresel ölçekte tomurcuklanmasıyla olan bağlantısı sabittir. Kısacası, AIDS krizinin açıkça küresel, yapısal veya ekonomi-politik içerimleri de vardır.[5]

Mohsen Shahmanesh, Birikim?de [243. sayı, 2009; s. 42-54] tercüme edilerek yer verilen ufuk açıcı metninde, HIV/AIDS sorunsalının, benzeri görülmemiş patlayıcı bir süratle yıkıcı bir küresel salgına (pandemi) dönüşmesi gerçeğinin; neoliberal politikaların bölgesel savaşlar, gelir ve servetlerin dağılım eşitsizliği, kadınlar ve seks ticareti, kitlesel göç hareketleri, “beyin göçü” ve de küresel ilaç ticaretine olan derin etkilerine ilişkin göstergeler barındırmasıyla, nasıl da bir model olarak okunabileceğini yazıyordu. Dünya Bankası (WB), Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO) gibi aktörlerin cürüm paydaşlığını soruşturuyordu ve nihayet, özetle, dünyamızı insan türünün bizzat varlığını tehdit eden yok edici bir sarmalın içine sürükleyen neoliberal projenin küresel sağlık üzerindeki yıkım ve felâket potansiyelini HIV/AIDS örneği üzerinden göstermeye çalışan, nihaî olarak ise “HIV/AIDS, neoliberal küreselleşme projesi olmadan, böylesine kısa zamanda, küresel boyutta bir salgın olamazdı” noktasına varan bir muhakeme yürütüyordu.[6] Benzer şekilde Bryan S. Turner da, AIDS?in, 1980?lerin ortalarından itibaren on yıllık bir zaman dilimindeki yayılma serüveninin, toplum açısından dikkate değer bazı dönüşümlerin, özellikle de hastalığın, örneğin turizm ve dünya ekonomik sistemi içindeki emek hareketliliği gibi süreçler aracılığıyla küresel düzeyde bir olgu hâline gelmesinin bir örneğini oluşturduğunu söylüyordu. Bunun, çağdaş sosyal teorideki gözde kavramlar olarak “risk”, belirsizlik ve tehlike ile ilişkili bir okumasını sunuyordu ve bunun için de kendisine, Ulrich Beck?in [1944-2015] risk sosyolojisi üzerine araştırmalarını dayanak yapıyordu. Zira Turner?a göre bu yaklaşım, özellikle tıbbî bilimlerin riskleri ve bu risklerin yönetilmesinin demokratik kontrolüyle ve katılımlarıyla ilişkileri konusundaki tartışmaları kavramak bakımından kullanışlıdır. Nihayet, modernizasyon süreciyle paralel bir seyir izleyen “risk tıbbı”nın esaslı bir bileşeni ise, kronik hastalık tablolarıdır. Nitekim AIDS ilişkili dilde de, insan haklarıyla bağlantılı, tehlikeli seks ve güvenli seks, tehlikeli insanlar, riskin azaltılması, toplumun genelinin güvensiz pratiklerden korunmasına referanslar içeren önemli detaylar vardır. Bu da, çağdaş toplumlardaki risk paradigması doğrultusunda şekillenen yeni hastalık rejimlerine dair prototipik bir örüntü sunar.[7]  

Benzer şekilde, Zygmunt Bauman’ın veriminden bize kalan şey de şu olmuştur: Akışkan modern dünyanın atomistik yaşamı, bir risk ve kaygı rejimidir; burada insanlar-arası bağlar kırılgandır, arzular çatışkılıdır, aşkın doğası başkalaşıma uğramış ve duygular da güvensizlikle mühürlenmiştir. Eski toplumsal mevkisinden ve yine toplumsal olarak üstlenilmiş anlamlarından boşalan cinsellik, modern akışkan varoluşun temel felâketi hâline gelecek olan çetin ve dehşetengiz bir belirsizliği bünyesinde toplamıştır. Bunun bir adım ötesi de vardır Bauman’da: “Homo sexualis”i, Erich Fromm’un “Homo consumens”i ile iç içe okumaktan yanaydı o. Buna göre, tüketim faaliyeti ile cinsellik arasında, malların birikimi itibarıyla değil, fakat tam da malların kullanımıyla, hacmiyle değil devir hızıyla, kalıcılığıyla değil ama yeniliği ve çeşitliliğiyle gündeme gelmesinde kesişen bir ortaklık mevcuttu: “Homo sexualis’in günümüzdeki kaygıları, Homo consumens’inkilerdir.” Bauman, buradan hareketle, cinselliğin “arınması”nın; cinsel pratiğin, satın alma veya kiralama ediminin, kısacası tüketim dinamiğinin sofistike bir modeline uyum sağlamasına yönelik olduğunu söyleyecektir. Buna göre “saf cinsellik”, güvenilir bir geri ödeme garantisi anlamını da taşır ve partnerleri güvende hissettirir. “Tehlikesiz cinsellik”in yaygın anlamının prezervatif/kondom kullanımına indirgenmesi, maharetli bir reklamcılık stratejisidir. Bu stratejinin başvurduğu sloganlar, tam da cinsellik serüvenlerini arzu edilmeyen veya denetlenemeyen sonuçlara karşı güvence altına almak isteyen milyonlarca insandaki “kaygı teli”ne dokunduğu için böylesine ticarî bir başarıya imza atılmıştı. Cinsel bulaşmanın muğlâklığının doğurduğu dağınık ve anonim korkular, AIDS’in keşfiyle bir kez daha odak (ve yafta) noktasını bulmuştu. Bu da cinselliğin, tüketim rasyonalitesi tarafından soğurulmasının çağcıl örneklerinden biriydi.[8] Demek ki, bir “tüketim toplumu” gerçekliği olarak sıkça lanse edilen neoliberalizm koşullarında, tüketim faaliyeti, sadece alelâde bir tüketme ediminden ibaret değildir. Öznellik üretimine dokunan boyutları da mevcuttur ve aynı meyanda sistematik bir gösterge imalâtıdır.
Bauman?dan ilhamla diyebiliriz ki, neoliberalizm söz konusu olduğunda, modernite ve cinsellik izlekleri üzerine düşünmek kaçınılmaz bir ödev olarak masamızda durmaktadır. Bu, dönüşenin tam olarak ne olduğunun ayırt edilmesi bakımından ferah bir optik imkân da sunacaktır.
 

Stevi Jackson ve Sue Scott da, birlikte kaleme aldıkları Cinselliği Kuramlaştırmak başlıklı ufuk açıcı yapıtta bunu ustalıkla icra ederken, cinselliğin, hem Taylorculaştırılmış, hem de post-Fordist yapılarına değiniyorlardı. Jackson ile Scott?un temel iddiası, gündelik hayatın idaresine ilişkin pedagojik bir yaklaşımla birleştirilen ve cinselliğin rasyonel-bilimsel bir temelde yeniden yapılandırılmasına yönelik 19. yüzyıldan bu yana cereyan eden eğilimlerin, “seksin Taylorculaştırılması” olarak adlandırılabilecek metafora katkı sağladığı yönündedir. Varılan nokta şu olmuştur: Seks, eğer “güvenli” ise ve heteroseksüelse doğaldır ve bu yüzden de, “sağlıklı”dır. Seks keyif vericidir; fakat aynı meyanda da üzerinde çalışılması gereken bir şeydir. Performans, tatmin ile orgazm meselesi kapsamında, mekanik cinsel problemlere karşı sunulan farmasötik çözümler gündeme gelecektir. Giderek HIV/AIDS ve sonraki ahvâle varıldığında da, kamu sağlığı temsilcileri, 1980’li yılların ortalarında, güvenli seksle ilgili yönergeler yayınlayacaklardı: “Taylorculaştırılmış model uygulamaya koyulmuş ve prezervatifin cinsel ifadelerde adeta bir noktalama işareti, bir virgül olarak yerleştirilebileceğine ilişkin genel bir görüş ortaya çıkmıştır.” 

Her ne kadar feministlerce, cinsel birleşmeye dair zorunluluğa meydan okunsa ve cinsel sözdiziminin radikal olarak parçalanması amaçlansa da, “[k]amusal tartışma, çözümün prezervatif olduğunu kabul etmeye devam etmiştir. Böylelikle penetrasyon, prezervatifler tarafından güvence altına alınmıştır.” Nihayet, yazarlara göre, güvenli seksle ilgili bu dönemdeki kamusal söylem, post-Fordist bir çerçevede, yeniden beceri kazanmış ve artırılmış esnekliğe odaklanılarak yorumlanabilir.

1990?lı yıllardan itibaren tedavüle giren bütün bir cinsel esnekleşme furyâsı, muğlâk cinsellik söylemi veya cinsel aktivitelerde muhtelif opsiyonların kullanılmaya başlanması gibi olgular, “büyük çoğunlukla hâlâ, tek eşli heteroseksüelliğin değişikliğe uğratılabildiği kısmen zoraki parametreler çerçevesinde yer almaktadır, fakat hâkimiyetini sürdürmekte ve toplumsal cinsiyet hiyerarşisi etrafında yapılanmaya” devam etmektedir. Kısacası, eşcinselliğin kamusal ölçekte doğallaştırılması, birçok yönden, kurumsallaştırılmış heteroseksüelliğe zarar verilmeden gerçekleşmiştir. Ezcümle, şu söylenmiş olmaktadır: “Esnekliğe yapılan tüm bu vurgulara karşın, post-Fordist cinsellik hâlâ rasyonel bir seçenek modeline göre oluşturulmaktadır ve Taylorculaştırma prensiplerine bir meydan okumadan ziyade, bu prensiplerin bazılarına dikkat çekmenin bir uzantısıdır.”[9] 

AIDS meselesini sporadik [tekil] ve tarih-dışı bir olgu olarak düşünme yanılgısına kapılmamak ve özelde cinsellikle kesişimlerini yerli yerine oturtabilmek, dolayısıyla, yeni öznellikler, bireyselleştirme teknikleri ve sağlıklı yaşam söylemi gibi yeni suretlere bürünerek dip dalgası şeklinde varlığını idame ettiren heteroseksüel normatifliği ve geniş planda da toplumsal cinsiyet normlarının matrisi içinde gerçekleşen kimlik oluşumunun meşrulaştırıcı pratiklerini düşünebilmek adına, neoliberalizm gerçekliğini ve yaşamsal kapasitelerin biyopolitik tasallut altına alınma momentlerini kavramakla yükümlüyüz.



[1] 11 Ekim 1988 tarihinde, ACT UP?ın Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi?ni (FDA) protesto yürüyüşünde, Wojnarowicz?in giydiği ceketin sırtında yazan cümle.

[2] Francis M. Mondimore, Eşcinselliğin Doğal Tarihi, çev. B. Kılınçer, İstanbul: Sarmal, 1999; s. 346-352, ve Dagmar Herzog, Avrupa’da Cinsellik: Bir Yirminci Yüzyıl Tarihi içinde, çev. Z. Yılmaz, İstanbul: Doğan Kitap, 2014; s. 183-191.

[3] Bkz. ‘Edmund White recalls a night at the opera with Michel Foucault in 1981’, The Telegraph [telegraph.co.uk], 28.02.2014.

[4] Esra Yıldız, ?Queer ve Sessizliğin Reddi?, Cogito, sayı 65-66 [?Cinsel Yönelimler ve Queer Kuram?], 2011, 395-408; s. 401.

[5] AIDS krizinin neoliberal toplumsal kültür, Kulturkampf, tüketim ideolojisi ve yeni-sağcılıkla olan ilişkisine dair olarak, Susan Sontag?ın irdelemeleri de dikkate değerdir: Metafor Olarak Hastalık / AIDS ve Metaforları, çev. O. Akınhay, İstanbul: Agora Kitaplığı, 2005; özellikle bkz. s. 161-168 ve 174-182.

[6] İlaveten, yaşanmış bir hikâyeden uyarlanan Dallas Buyers Club [2013] filmi de, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi?nin (FDA) bürokratik çarklarına ve farmasötik endüstri ile girdiği akçalı ilişkilere dair imâlar sunar. Sağlık hizmetlerinin sektörelleşerek dejenere olmasına dair çarpıcı ipuçları barındırır.

[7] Bkz. Tıbbî Güç ve Toplumsal Bilgi, çev. Ü. Tatlıcan, Bursa: Sentez, 2011; s. 253, 257 ve 263. Sosyolog Cindy Patton da, Inventing AIDS (1990) veya Fatal Advice (1996) gibi eserlerinde, AIDS özelindeki sağlık ve danışmanlık hizmetleri endüstrisi ile ana-akım kurumların ayrımcılığa koşullanmış pedagojik stratejilerinin, standardize edilmiş bir “güvenli cinsellik” kodunda somutlaştığına ve korku ile nefretin orkestrasyonunun da, erkek-egemenliğin tahkimatının da buradan sağlandığına değiniyordu.

[8] Akışkan Aşk: İnsan İlişkilerinin Kırılganlığına Dair, çev. I. Ergüden, İstanbul: Versus Kitap; s. 75-80.

[9] S. Jackson ve S. Scott, Cinselliği Kuramlaştırmak, çev. S. Serezli, Ankara: NotaBene, 2012; s. 117-118, 119-134, özellikle, s. 130-31.