Sevgili L, Sevgili P

Pınar Büyüktaş - Leman Darıcıoğlu

Sayı: 165, Sayfa: 42-45

Sevgili Leman, 

Göğsüm çok ağır bugünlerde. Bedenim çok yorgun. Ama orada olduğunu bilmek beni hafifleten nadir şeylerden biri. Bu aralar hafiflemek zor sanki.

Seni tanıdığım için mi yazıyorum bu mektubu?… Ama aslında seni tanımak istediğim için belki de. Onca yıl içinde, konuştuğumuz ve paylaştığımız birçok şeyin içinde kendimizi de biraz daha açmak için ya da… Kendini açmak kolay mı ki? 

Senin ağırlaşan yerlerin var mı bugünlerde? Hüznünü bedeninin neresinde taşıyorsun genelde? 

*** 

Canım Pınar, 

Bu mektupları düşündüğümden beri en çok senin İstanbul’a dönüp bizi, Gülkan’ı, beni dürtmelerini, bizi yeniden bir araya getirmelerinin bana ne iyi geldiğini, ama ne iyi geldiğini düşünüyorum. Aslında mektuplaşma fikrinden beri değil, sen geldiğinden beri. Bedenin fani, yaşamın sonlu, hepimizin yaralılığında, straight ahlakın dışında ‘ibneliğin-dönmeliğin samimiyet etiği’yle buluşmak.. İbnelerde, dönmelerde özsel olarak bu etik var olduğundan değil, biz, ibneler, dönmelerin bir kısmı bu etiği 10 ve küsür yıldır inşa ettiğimizden.. Şükür ki, iyi ki. 

Yıllar sonra tekrar aynı kentte yaşamanın ve gündelik olarak görüşebilmenin ayrımı dışında ben de açıklıklarımızı düşünüyorum bu aralar bir fark olarak. Yıllar ve sokaklar, travmalar, yaralar, sancıların ketum ve taş gibi yaptığı dillerimizin, içlerimizin açılışını görüyorum bu ara. Minnet duyuyorum. 

Şu aralar taş en çok kollarıma, omuzlarıma ve bacaklarıma düşüyor galiba benim de. Darbeler en çok oralarımdan çıkıyor ve ben hareket eden uzuvlarımda bir sancı, dünyaya eylediğim yerlerimde bir kapanma isteği görüyorum. Kapanma isteğini geride bırakmak ve açılmak, dünyaya, yaşama, neşeye, eylemeye açılmak istiyorum bir süredir. Yol kat ettim evet amma daha yolum var. 

Seni seviyorum.

lem. 

*** 

Leman’ım, canım, 

Samimiyetten ne çok bahseder olduk son zamanlarda. Var bir sebebimiz. Biliyorsun - yanımdaydın o sırada - bu yıldan tek dileğim samimiyet demiştim yılbaşında. O yüzden en açık halimle kalmak istiyorum hayatın ortasında. O açık halimle yanımda olanlarla, elimi tutanlarla, açıklığımı kucaklayanlarla. Ancak o zaman tamamen açılabilirmiş gibi geliyor dünya. Çok kısıldık, çok kapandık mecburen. Bedenlerimize düşen her yeni taşı tekrar tekrar kaldırabilmek için yazıyorum sana… Ne çok kaldırdık birbirimizi, tuttuk suyun üstünde. Seviyorum seni. 

Bir araya gelişlerimizde eskinin tınısı olsa da yepyeni ipler uzatıyoruz uzuvlarımızdan, ruhumuzdan, çok derinlerden gibi geliyor. Bu şehrin en karanlığını görmüşsem de üstüne yazıyorum güzel anları. Aynı sokaklarda seninle yürürken olduğu gibi, şimdiyi hiç kaçırmadan, geçmişi hiç bırakmadan. Doğduğum ve en çok - en uzun yaşadığım bu şehri yeniden keşfediyor gibiyim. En az benim kadar değişmiş olsa bile kokusu sanki çocukluğum ile ilk gençliğim arasında kalmış gibi. Heyecanlanıyorum şimdi, telaşsızca tanışıyorum onunla tekrar. Dostlarımı sabırsızca kucaklasam da telaşım yok, açılıyoruz. Belki de yaşlanıyoruz, bilemiyorum, yaşlanmayı bir süreç gibi düşünmedim hiç. Daha çok, oyunlar oynamayı özleyen çocuklarız diyorum, çocukluğumuzu gizleyip tüm sertliğin karşısında içten içe büyümeye direnerek geçirdiğimiz onca zamanın hatırına tutunuyorum oyunlara. 

En sevdiğin oyun ne? Kendinle kaldığında oynadığın oyunlar var mı? 

P. 

*** 

P., canım, 

Son yıllar getirdi bizi buraya, kısılmışlığımız içinde bu sefer sadece manevi olarak değil, bir edim olarak birbirimize tutunmaktan başkası kalmadıkça, yaşadığımız coğrafyanın -içimize bakınca çoğu zaman yalnızca haritalarda yer alan- sınırları git gide üzerimize kapanırken, bir gitme eylemini değil de kalmayı, durmayı tercih ettiğimizden -kahramanlık olarak asla değil, ‘biz’ kahraman olmak için hep çok büyük, hep çok küçük ve bir tercihin bir diğeri üstünde üstünlük kurduğunu düşünmekten şükürler olsun hep uzak olduk keza- elimizde kalan kocaman bir silah oldu samimiyetimiz. Yalnız ideolojiler değil, politikalar da tükenirken, yıllarca konuştuğumuz mikro politikaların en hücreselini, samimiyet politikasını savunmaktan başka bir yol kalmadı alabileceğimiz. Hakikat üzerinde egemenlik kuran iktidarların giderek totaliterleştiği bu zaman boyunca samimiyetin, içten gelenin, açılmanın yolu yaşayabilmeye, nefes almaya tek olasılık veren yol oldu zannımca. Ve evet, bu zaman 20lerin pervasızlığı ve umarsızlığını kaybettiğimiz arkadaşlarımızla da beraber geride bıraktığımız 30lar ve sonralarına düştü. 

Boysan’ı ve Zeliş’i -ve Boysan’ın sevgilisi olarak hayatımıza giren Mert’i- kaybettiğimiz o kaza olduğunda 30. yaşımı doldurduğum yıldı. Ali’yi 2 yıl önce toprağa vermiştik, bedenini saran kanserin yıkıcılığına karşılık ölümün yanında bir araya gelme arzusu koymuştuk bir takım insanlar o süreçte ve hepimiz yalnız arkadaşımızın ölümüyle değil, kendi ölümümüzle de konuşmuştuk. Belki ilk defa. En azından bazılarımız için. En azından benim için. Daha önce olduğundan başka bir biçimde. 2 yıl sonra o eylül akşamında, o kaza olduğunda ölümün bize bir araya gelme zamanı bırakmadan birden, ‘durduk yere’ gelebildiğini gördük. Küslerin ölümün gerçekliği karşısında barıştığı, çoğu dargın bedenin birbirine sarıldığı yok olmalarının ilk günlerini kaybın ateşini bağrımda hissettiğim zaman izledi. ‘Ölüm varmış’ cümlelerinin dudaklarımdan, içimden döküldüğü bu günlerde sanmıştım ki ölümün önünde bitecek birbirimizi harcayışlarımız, travmalarla, yaralarla örülü olsa da bedenlerimiz, artık birbirimizi var etme çabasını baki tutarak eğilecek birbirine, ne olursa olsun ölümün varlığını ve her an gelebilirliğini bilicez, böylesi bir her an yok olabilir, her an kaybedebilir bir yerden yaklaşacaz birbirimize. Lakin__

Sonrası bildiğin.. 

Maruz kalmak dışında pek de bir ilişkimizin olamadığı koca politikalar, bir zamanlar kimi yerlerde Kürt bebeklerin gerçek anlamıyla geçirildiği örneklerdeki kıyma makinalarından duygusal olarak etimizi, kemiğimizi geçirirken ne yazık ki, çaresizlik, kısılmışlık hissinde birbirimizin arkasından daha çok kuyu kazmalara, daha çok konuşmalara, daha yüzüne en tatlı arkadaş, arkadan en büyük konuşan olmalara, sosyal medya üzerinden 5 sayfalık ifşalara ve falana filana giriş’tik’. ‘Biz’? Kim bu ‘biz’ sahi? Bir zaman hayatta kalmak için kurulmak zorunda olan bu ‘biz’, bugün ülkenin birkaç şehrinin birkaç merkez noktasının sokaklarında nispeten güvenli, nispeten açık olabildiğimiz zamanda nasıl bir anlam kazandı? 

Biz ne demek sahi Pınar, ‘biz’ kimiz, neden ‘biz’iz, neremizden bağlanıyoruz birbirimize? 

Bilirsin, içimde bu pesimisti taşısam dahi çok tercih etmem yüzümü buralara dönmeyi ama hayatı başkalaştırma olasılığını elinde barındıran bu ibneler, bu dönmeler, bu kızlar, oğlanlar, hem kız hem oğlan, ne oğlan ne kızlar ve ‘her neyse’ ‘biz’ yarayı ve damgayı, aşağılanmayı ve utandırılmayı; bunların hissini nasıl, nasıl, nasıl unuttuk... Aklım almıyor değil, şu nefretle dolu dünyada doğmuş, büyümüş, olmuş aklım alıyor da gönlüm almak istemiyor. 

Samimiyetten konuşmak dedin, nerelere gittim bak. Kızıyorum Pınar, baya baya kızıyorum açılmayla başlayan yeniden doğumları bedeninde barındıran bu lubunyalara açılmanın politikası üzerine düşünmedikleri için, baya, baya, baya kızıyorum. Şu an bizim olan bu yaşam bizi şu anlık barındırıyor zira yalnızca ve ‘lubunya’ bunu anlamadan (?) sahip olduğu özü değil elbet ama olasılığı harcıyor. Ah. 

-ah!- 

Geçenlerde ekonomik sefalette olduğum bir dönemin içinde bir arkadaşım dertlerimizi konuştuktan sonra peki nasıl dinleniyorsun, ne yapıyorsun kendini dinlendirmek için demişti ve ben yaptıklarımdan değil, yapmak istediklerimden bahsetmiştim. Kendime vermediğim alanı bunun kadar göstermediyse de, sorun beni buralara götürdü tekrar. Sahi oyunlarım ne benim? Neşem ne? -Oyun neşeli olmak zorunda mı her zaman?- Yokluk değil burası ama buğulu. Belki neşe çoğu zaman anda yakaladığından ve ben düzenli oyunlar inşa etmediğimden onunla yahut neşelenmek için, belki gün birden oyuncullaşabildiğinden bir sokak arasındaki kedi, üzerine yattığım taşın dokusu, üstümden uçuşan yaprak, ağzımdan akan su, gökten geçen bir renk ve hatta İstanbul pisliğinde uçuşan bir plastik poşetle ama bundan değil safi, görüyorum, içimdeki katran karanlığı henüz sökemiyorum.

Sen inşa ediyor musun oyunlar kendi kendine? Kendiyle oynadığında ölümle mi oynar insan peki içinde? 

lem. 

*** 

L., 

Yazdıklarını okurken - defalarca, günlerce okudum - hem ağladım, hem kızdım senin kızdıklarına ben de, hem de ısındı içim yer yer. Dostluğun da, sevginin de belki bir ömrü vardır, bilemem. Ama bizim için aynı yerden tınlayan o samimiyet eğer varsa kalıyor, biliyorum. Bundan sonrasını da bilemem ama öncesinden beni bugüne getirecek kadar, buna dair “belki" demeden söz söyleyecek kadar çok şey yaşadım. 

Kopuyor düşünceler birbirinden şimdi, geçmişe çok tutunan biri olamadım hiç. Olayların değil hislerin hafızasını taşıyorum kendimde. Olayları anlatamam, neler geldi başıma unutmuşum çoktan. Ama her gelenin hissi baki, o hisler bugünümü ve yarınımı çiziyor aslında. Dinlenebilmek çok zor böyle olunca Leman, dünyayı kalbimde taşıyorum sanki. Ama zor olsa da dinlenebiliyorum bazen. Dalgınlığıma geliyorum ve kayboluyorum o dalgınlıkta… Kimi zaman. Benim oyunlarım hep biraz unutmakla hayal arasında. Neşemi çalmaya çalışanlarla köşe kapmaca oynamak da var elbet ama işte tam da o oyunun hiç neşesi yok bende. Bazen hiç bir nedeni yokken yaptığım her ne ise durduruyorum. O bekleme anlarının garipliğini, anın kendisine dönüşü çok seviyorum. Konuşurken durup sevdiğim kişinin gözlerine bakmak gibi. Yürürken birden durup gökyüzüne ve bulutlara bakmak gibi… Durmak aslında olmak gibi. Hayallerim dışında bu oyunu oynuyorum, belki de ölümümle oynuyorum. Dediğin çok düşündürdü beni. Birden durmak… Ölüm gibi mi demeliyim? Ama yaşarken yaşadığımı da görmek gibi… Çok uzak değil bu ikisi, her şeyden ve herkesten daha yakınlar birbirlerine aslında. O anı yaşamak ile ölmek. Gerisi, yani hayat dedikleri, aslında mekanik, gerisi bulanık geliyor bana. 

Ölmek, hep dilimin ucunda ama dile gelmeyen bir söz aslında. Ölümünden bahsetmesi kolay mı insanın? Değil. Bir gece, çok uzun zaman da geçmedi ya aradan, seninle ve bir başka dostumuzla otururken dökülüverdi hani ağzımdan. "Öldürmediysem kendimi” dedim, "kendim için öldürmedim bu vakte kadar. Ama biliyorum, bir vakit daha yaşarsam eğer, dönüp diyeceğim ki sevdiklerim sayesinde yaşadım.” Sonraki sessizliğimiz çok sıcaktı, eğilmeden bükülmeden döndüm evime o gece… Bunu yüzüne söyleyemedim hiç, çok an yaşandı öyle belki de. Dile getiremediğim, zamanla unuttuğum daha pek çok benzer anımız için sana sarılışım olsun. 

Biz… Benim için bu galiba. Göğsümdeki yarayı açtığımda sessizce gözleriyle okşayanların sıcaklığı varken, biz diyebiliyorum ben. Ya da tam tersini ben yapabildiğimde. Benim için biz böyle bir yerlerde geziniyor. Ya da hunharca gülerken kimseyi incitmediğimizi bildiğimde. Kimsenin varlığına, oluşuna, akışına değil, hazza ve birlikte oluşumuza yükselip gülerken. Birilerinin üstüne basmak için değil, ayakta durabilmek için diğerimize omzumuzu ödünç verirken… Ama o büyük resimde bunlar yok, biliyorum. Kızıyorsun, ben de kızıyorum. Yine de, tüm bu kayıplar ve bulunanlar içinde, "en" olmak yerine "ben” olmayı seçenler var ya hani, onlar var olsun. Onlar sağ olsun. Sağ olalım. Sağ ol... 

P. 

*** 

Canım Pınar, "P.”, 

Mektuplaşmalar içinde aldığımız ya da kendimize taktığımız isimler bazı bazı yok oluyor ya, hoşlanıyorum bundan. Ben 10 ve küsur yıl önce kendime kendi tarihimi yazabilmenin bir dönüm noktası olarak bir isim seçtim, Leman dedim ya kendime ve sonra yakınlarımla mektuplarımda bu ismi de kısalttım ve lem. dedim ya, şimdi bir "L.” kaldı geriye ismimden bu mektuplarda. Ve sen şimdi "P.”. Yakınlığa, yakınlaşmaya dair bir şey var bu tek harfle birbirini çağırabilmelerde benim için. Sanki artık takılan ve taktığımız isimlere ihtiyaç kalkıyor ortadan, sanki artık dilin sembolikliği kırılıyor ve o tek harf dilden çıkıyor da bir ses, bir desen oluyor dünyada birbirinin varlığına dokunan. Ne hoş. Dilin, sembolik sistemin kuşatmasından kurtulan bir yakınlaşma. Ne mühim. Ne değerli. 

Ölümü artık bir kasvetin, bir depresif halin içinde olmadan konuşabilmek, ölümden konuşurken yaşamdan konuştuğunu bilmek, taş gibi, kaya gibi içimize, bağrımıza düşmeyen hafif, sıcak sessizliklerde buluşabilmek, öylece durabilmek anın içinde -evet tabii ki teslim ediyorum bazen anın ağırlığını içeriyor bu, hep hafif değil ama ne fark eder ki..- durmak. Ne değerli. Durabilecek gücü kazandığımızı görüyor, seviniyorum şimdi “biz”e ve bizden çıkan bu mektuplarımıza bakarken, yazdıklarını okurken. Keza öyle zaman aldı ki durabilmek, koşmaya ihtiyaç duymamak, kaçmaya gerek duymamak iyiliğin, güzelliğin, hazzın içinde olduğu kadar üzüntüde, hüzünde, eksiklikte de.

Şanslı hissediyorum kendimi. Şu tiksinti verici sayısız gerçekliğin içinde gözlerine bakabileceğim insanlar var hayatımda, yüzüme söylediği yalanları hatırlatacak gözlerle değil, ancak kendi gerçekliklerini aynalayacak kadar şeffaf bakabileceğim bir “biz” var. Daha iyi ne gelebilir insana… 

İçimden, en derinimden sarılıyor, kucaklıyorum. 

L.