Hukukun Vesayet Eliyle İhlal Mekanizmasına Dönüşmesi: İran İslam Cumhuriyeti

Emrah Aslan

Sayı: 166, Sayfa: 56

İran’da 1979 yılında gerçekleşen İslam Devrimi, sadece İslam coğrafyasında seküler gelenekten köklü bir kopuşu değil, aynı zamanda hukukun hak ihlali için nasıl bir meşruiyet zemini olduğunu göstermesi bakımından da başlı başına bir vakayı simgeler. Yazıda, İran İslam Cumhuriyeti’ndeki siyasal rejimin çerçevesinin toplumsal talepleri ve tercihleri nasıl baskılayan bir ihlal mekanizmasına dönüştüğünü anlatmaya çalışacağım.

İran’da İslami devrimin zemini, ülkeyi uzun yıllardır antidemokratik şekilde yöneten Şah’ın kültür ve ekonomi politikalarına karşı oluşmuştu. Ülkenin petrol kaynaklı gelirinin adil dağılmaması, kentlerin çevresinde milyonlarca insanın yaşadığı yoksul mahallelerin oluşmasına yol açmış, ülkede yükselen sol ve Humeynici İslami hareket, Şah rejiminden bıkmış yoksulları ve ekonomik statüsü zarar gören orta sınıfı etkilemişti. Bu iklimde İran’da kitle gösterileri başlamış, sosyalist solun ve Humeynici İslamcıların işbirliği ile Şah devrilmişti. Sosyalistlerin dağınıklığına karşılık İslamcıların Humeyni gibi karizmatik bir lidere ve güçlü, hiyerarşik bir örgütlenmeye sahip olması, Şah’ın devrilmesini izleyen 3 yıl içerisinde devrimin tamamen İslami bir renge bürünmesine yetmiştir. Ayetullah Humeyni, İran halkının büyük bölümü tarafından Şah’ın baskıcı ve tek tipleştirici rejimine karşı düşünce özgürlüğünün ve sosyal adaletin sesi olarak görülmüştü.

İran, İslam Devrimi’nden sonra rejimin sürekliliğini sağlayacak bir vesayet rejimi olarak kurgulanmıştır. Siyasal rejim piramidinin en üstünde, “Dini Lider” yer alır. Dini Lider, diğer anayasal kurumları denetlemeye, üst düzey bürokratları atamaya, ülkenin genel siyasetini belirlemeye ve bunu takip etmeye, gerektiğinde halkoyu ile seçilmiş Cumhurbaşkanı’nı uyarmaya, devrim sonrası kurulan vakıflarda ve derneklerde söz sahibi olmaya yetkilidir. Dini Lider, 88 üst düzey din âliminden oluşan Uzmanlar Meclisi tarafından seçilir ve (görevden alınmadıkça – ki fiilen bu mümkün değil, çünkü UM üyeleri genelde dini lidere en sadık kişilerden seçilir) ölene dek görevde kalır. Her ne kadar UM üyeleri 8 yılda bir halk tarafından seçilse de, seçimlerde ve adaylık sürecinde dini liderin etkisi büyüktür. Ayrıca dini liderin ve din alimi elitlerin etkisiyle şekillenen Anayasayı Koruyucular Konseyi de, Meclis tarafından kabul edilen tüm kanunların, anayasaya ve şeriata uygunluğunu denetlemekte, aynı zamanda Cumhurbaşkanı adaylarını veto etme yetkisini secim dönemlerinde sıkça kullanmaktadır.

İran’da Cumhurbaşkanı 4 yılda bir halk tarafından seçilmekle birlikte, Cumhurbaşkanı’nın ve Meclis’in yetkileri, dini lidere kıyasla oldukça sembolik kalmaktadır. Dini lider, Cumhurbaşkanı üzerinde mutlak bir etkiye sahip olmakta ve gündelik siyasette Cumhurbaşkanı üzerinde belirleyici etkiler göstermektedir. Sözgelimi, İran’da özellikle son yıllarda başörtüsü zorunluluğuna karşı lokal düzeyde eylemlerin sayısı artmış, bunun üzerine Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, "Toplumsal değerler ve başörtüsü takmanın asker ve polisle sağlanamayacağını bugüne kadar tecrübe ettik. Bu alanda askerin polisin yerine âlimlerimiz, aydınlarımız ve üniversite hocalarımız olmalıdır. Biz nasıl bir teşvik metodu izliyoruz, askerle polisle mi? Bu işin başka bir yolu yok mu?[1]” demiştir. Buna karşılık dini lider Ali Hamaney ise, bu eylemleri fitne ve dış güçlerin ülkeyi karıştırma çabası olarak yorumlamış, bu konuda esnek bir tavır gösteren Cumhurbaşkanı’nı eleştirmiş, başörtüsü zorunluluğuna karşı çıkan eylemler, Cumhurbaşkanı’nın karşı çıkmasına rağmen polis ve devrim milisleri tarafından çoğu yerde güç kullanılarak bastırılmıştır.

Bu bilgiler bağlamında İran’ın, halk tarafından kabul edilmiş bir Anayasa’nın, düzenli genel seçimlerin ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapıldığı bir ülke olmakla birlikte, dini liderlik kurumunun ve buna bağlı kurumların toplumsal talepleri baskıladığı, seçilmiş siyasileri sindirdiği bir rejime sahip, hukukun antidemokratik saiklere meşruiyet yaratmak için kullanılan bir devlet olduğunu söylemek mümkün. Dini liderlik ve onun çevresinde kurgulanan vesayet kurumları, seçilmiş siyasilerin ve Meclis’in, toplumsal taleplerin karşısında engelleyici ve sindirici bir rol oynamaktadır. Bu anlamıyla İran, hukukun insan hakları ihlali üretmek için kurumsal ve yasal zemine oturtulduğu, içinde halkın ve toplumsal taleplerin yer almadığı bir “Cumhuriyet” olarak tanımlanabilir. Nitekim ülkede demokrasi açığının olduğunu ileri süren muhaliflere karşı siyasi elitler, İran’da bir Anayasa’nın ve Anayasal kurumların olduğu, hukukun bulunduğu anımsatmaktadırlar.

Sonuç olarak İran, Meclis’in ve Cumhurbaşkanlığı makamının salt antidemokratik rejime meşruiyet kazandırıcı politik araçlar olarak var olduğu, hukukun ve kurumların birer vesayet mekanizması olarak ihlal aracı olarak kullanıldığı ve bu bağlamda başlı başına bir vaka olarak daha detaylı incelenmesi elzem bir ülke. Son dönemlerde ülkeden gelen protesto haberleri ise, İran toplumunda bu iklime karşı bir hoşnutsuzluğun ifadesi.