“+” Kimlikler ve Ayrımcılık

Umut Güven

Sayı: 167, Sayfa: 45-47

“Normatif ve ayrımcı önkabullerden yalnızca natrans veya heteroseksüel kişilerin değil, bir şekilde bu toplumun parçası olan her kimlik ve yönelimden çoğu kişinin etkilendiğini ve kendi hayatındaki düşünce biçimine yansıttığını ileri sürmemiz mümkündür.” 

Okumalarımdan derlediğim bu yazıyla, çeşitli kimliklere olan bakış açımıza ve toplumsal normların etkisiyle oluşan çok katmanlı homo/trans/bi/interseks/+ fobiye değinmek ve bu konuyu tartışmaya açmak istiyorum. Böylece yaşamlarımızda daima kendini bir şekilde gösteren bu ayrımcı düşünce biçiminin daha gizil kalmış yönlerine dair şimdilik sadece bir giriş yapabilmeyi umuyorum. 

Bu yolda ilk olarak, kendi kimliklerimiz üstünden var ettiğimiz “öteki” kimlikleri daha net yorumlayabilmek için, kimliklerin toplumsal alt yapısını yüzeysel de olsa ele almak yerinde olacaktır. 

Toplumsal alan, her daim zıttını ve ikiliğini barındıran bir yapı olarak süregitmektedir. Toplumumuzda hâlâ konuşulması zor, konuşulmamak üzere dolaplara kilitlenmiş olan cinsellik ve cinsiyet olgusu da kendi içinde ikilikler inşa etmekte ve yaşamlarımızın her anında bu gerçekliğini yansıtmaktadır. Bu noktada kimliklerin ikilikler üstünden tanımlanması, bazı sorunlar ortaya çıkarırken, “çeşitli” cinsel kimlikler görmezden gelinmekte ve bu çeşitlilikler “farklı olan/öteki olan” şeklinde konumlandırılmaktadır. Bu ‘farklı’ etiketinin de politik olarak tartışılmasına ihtiyaç duyduğumuza inanıyorum ve ucunu açık bırakmayı tercih ediyorum bu noktada. 

Bu zıtlık ve ikilik anlayışının örneklerini cinsiyeti tek tipleştirip, kadın ve erkek diye keskin sınırlarla ayırmak, ilişkilenme biçimlerini yalnızca kadın ve erkek ikiliği üstünden tanımlamak, kadını feminen kalıplara, erkeği maskülen sınırlara hapsetmek ve bu kalıpları kendi içlerinde idealleştirmek olarak sıralayabiliriz.  

Heteronormatif ve cisnormatif düzen ve de zihniyet; toplumsal cinsiyet kategorileriyle, bunlar üzerinden oluşan kalıp yargıları meydana getirmektedir. LGBTİ+ kimliklere dair algının oluşumu da bu aşamada toplum normlarından etkilenmektedir. Bu normlar ise heteroseksüel ve natrans yönelim ve kimliklerin dışında kalan “çeşitliliği”, “diğer olan” üstünden tanımlayarak ötekileştirmeye açık hâle getirmektedir, ötekileştirmektedir. Bu önkabullerden yalnızca natrans veya heteroseksüel kişilerin değil, bir şekilde bu toplumun parçası olan her kimlik ve yönelimden çoğu kişinin etkilendiğini ve kendi hayatındaki düşünce biçimine yansıttığını ileri sürmemiz mümkündür. 

Tam olarak bu noktada ciddi problemler karşımıza çıkıyor. Çünkü günümüz LGBTİ+ hareketinin ilerleyişine baktığımızda da birçok idealleştirilmiş kimlikle karşılaşmamız çok olası. Cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimler bir şekilde gündelik hayatın içinde ne kadar “norm”a yakın ifade edildiğine göre toplumsal statüsünü biçimlendirebiliyor. Zamanla da görünmez bir hiyerarşinin içinde her biri kendini konumlandırmış oluyor. 

Tanışma platformlarına katıldığımızda veya eğlence mekânlarına gittiğimizde “ideal maskülen gey” veya “ideal feminen lezbiyen” dışında kalanlara karşı ayrımcı söylemlere denk gelmek her geçen gün daha da olası hal alıyor. Bazı kişilerin cinsel veya duygusal açıdan ilgi duyduğu profillere yönelik bir kritik yapmıyorum burada. Toplumsal yansımaların nasıl bir ayrımcı dile ve eyleme dönüşebileceğinden bahsediyorum.

Böylece de aslında LGBTİ’nin içindeki her bir özne kolaylıkla ayrımcı bir dille karşılaşabileceği gibi, politik zeminlerde son yıllarda tartışmaya daha çok başladığımız ve günlük dilimize dahil ettiğimiz +’lar yani, uçsuz bucaksız cinsel yönelim, kimlik ve ifadeler de ne yazık ki bu durumdan nasibini alıyor.

Bu noktadan hareketle kimlik, bir nitelikler ve özellikler bütünü çerçevesinde tanımlandığından dolayı, farklılıkları ortaya koyan bir işlev kazanmış oluyor zaman içinde. Başka bir deyişle, “kimlik, bazı insanlarla nelerinizin ortak olduğuna ve sizi başkalarından neyin farklılaştırdığına ilişkin ait olma sorunu” olarak değerlendirilebilir aslında. 

Cinsellik ve cinsiyetin tamamen kurgusal gerçekler olduğu ve toplumlarca inşa edildiği kabulüyle bakacak olursak, bizlerin de bu yöndeki davranışlarını bir performans olarak ifade etmek yerinde olacaktır. İnşa edilen ve kabul gören rollere uygun oynamak, toplumca “farklı” ilan edilenle aramıza bir mesafe koymamıza neden olur. Dolayısıyla toplumsal kabulleri sorgulamadığımız sürece, kendi kimliğimizi kadın, trans, eşcinsel, heteroseksüel vb. nasıl tanımladığımızdan öte, “diğer” gördüklerimizle kendimizi nasıl konumladığımız önem kazanmaktadır. Böylece, kimliğimizi konumlandırma hâllerimize göre de en başta dediğimiz toplumsal alandaki ikilikleri ve zıtlıkları sürdürmeye devam etmiş oluyoruz çoğu zaman.  

Dolayısıyla, günlük hayatın içindeki karşılaşmalarımızda kendini cinsiyetsiz veya akışkan olarak tanımlayan birinin beyanını biliyor olmamıza rağmen, sohbet aralarında veya başka ortamlarda o kişiden hâlâ “gey”, “lezbiyen” şeklinde bahsediyorsak bunun üstüne biraz düşünmemiz gerekiyor demektir. Ya da kişinin cinsiyetine, yönelimine dair beyanını, bunu ifade etme biçimi üstünden sorguluyorsak…

Öte yandan, bu yaklaşımlarımızı sürdürüş halimiz çoğu zaman bu kadar görünür olmayan bir şekilde de yaşamlarımızda var olabilmektedir. 

Başlangıç noktasındaki sonuç niyetine, 

Yani, bir şekilde heteroseksizmin ablukası altında yaşamını sürdüren kişiler de toplumsal cinsiyet rollerini ve kategorilerini kendi hayatlarına yansıtıp, herhangi şekilde “ideal” görünmeyene karşı mesafeli konumlanmayı tercih edebilmektedirler. Bu mesafe de şiddetli bir dil veya ayrımcı söylemlerle kimi zaman kendini göstermektedir. 

Günümüzde, “Normalleşme”, heteronormatif düzene ve algıya uygun bir yaşam sürdürme, uyum sağlama ve buna “statüsel” anlamlar yükleme gibi eğilimleri okuyabilmek mümkün. Bu bazen Butler’ın dediği gibi baskıcı bir politikanın sonucu olarak ortaya çıkabilirken, bazen de sistemi inşa eden temel toplumsal cinsiyet paradigmasına destek verecek nitelikte işlevselleşebilir. 

Tüm bu toplumsal hareketler bağlamında düşündüğümüzde, tam da bu noktadan hareketle görünmeyeni görünür kılmanın önemine inanıyorum. Heteroseksist düzende oluşan idealleştirilmiş ve ötekileştirilmiş kategorilerin, her yönelim ve kimlikten kişilerin kendi kolektif ve bireysel ilişkilerinde, cinselliklerinde ve sosyal hayatlarında nasıl günlük yaşama yansıttıklarını açığa vururken; feminen ve maskülen ifade örneğinin ve cinsel ifadelerin çok ötesinde, yaşamlarımız ve örgütlü hareketlerimizde bunun benzeri birçok durum olduğu gerçeğini de sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum.