Hicretin Queer Yanı

Ömer Akpınar

Sayı: 171, Sayfa: 56

Bavullarımızı taşıyan minibüsle havalimanına doğru yola çıktığımızda hüngür hüngür ağlamaya başladım. Defalarca geçtiğim Cinnah’ta hiç ağlamamıştım oysa. Sürülmeden, kovulmadan, kendi isteğimle güle oynaya seçtiğim bir hayat, ne de olsa ondan önceki hayatımın bitişi demekti.  

Hep merak ederdim yurtdışında insanlar nasıl yaşar diye. Suyun tadı nasıl, sokakta hiç tanımadığın insanlar sana gülümsüyor mu gerçekten, peki sen de gülümsüyor musun hiç tanımadığın insanlara artık?  

Asker çocuğuyum ben. “Ankara’nın batısı”na geçene kadar oradan oraya taşındık. Annemin “kendi evimiz olunca”larıyla, babamın “komşuları rahatsız etmeyin”leriyle büyüdüm. Ama taşınmalarımızda kimse benimle konuşmadı. Siirt’ten İzmir’e taşınırken mesela, lojman hayatından “sivil hayat”a geçmek ne getirecek, kimse anlatmadı. Birlikte oyun oynadığım hiçbir çocuğun bizimle gelmeyeceğinin farkındaydım tabii ama bunu dillendirmeyince anlamak da zorlaşıyordu. 

Göç yazınca arkadan sazlar çalmaya başlıyor bende. Bu kelime neden bu kadar dram yüklü?  

Çocuklara bakışta iki temel ve birbirinden ayrı yaklaşım var. Biri çocukları “human beings” olarak gören yaklaşım, diğeri de “human becomings”. İlki çocuğu olduğu haliyle insan kabul edip onu bir özne olarak alırken, ikincisi çocuğun eksiklerine odaklanıp hep bir sonraki gelişim aşamasına olan uzaklığı üzerinden değerlendiriyor. Mevcut haliyle bir kaynak, bir nimet olarak el üstünde tutulmayıp olması gerektiği düşünülen halinden bakınca yetersiz bulunmuş herkes bunun ne acı bir deneyim olduğunu bilir. Pek çok göçmenin hissettirildiği o garibanlık duygusu bana anaokulu öğretmenliği eğitimimin temelini oluşturan bu ayrımı hatırlatıyor ister istemez.  

Yeni bir yerde başlamak, her şeye rağmen, benim için hâlâ güzel bir duygu. Hele de geçmişini bilerek gözlerden uzakta saklayıp kimliğinin sürekliliğine çomak soktuğunda. Bunu kim, nasıl deneyimliyor diye çok merak ettim. Misafir işçi ve beyin göçmenlerine dair genel anlatılardan çoook sıkılmış biri olarak Gurbet Veri Bankası diye bir blog kurup, yurtdışında yaşayan Türkiyelilere merak ettiklerimi sordum bir süre. Sonra başka bir yerden yeniden başladım.  

Farklı yerlerde yaşamak, eski sevgilileri anmak gibi. Hâlâ sevdiğin, özlediğin yanlarını (hem senin hem onların) buluyorsun her birinde. Ama hepsi sende saklı. Biri diğerinden fazla ya da eksik değil. Her biri kendisi. Yaşadıkça sevmeye daha açık oluyorsun, diyebilir miyim acaba?