Karantina Eşit Mi?

Üzüm Derin Solak

Sayı: 172, Sayfa: 45-49

Herkese sevgiler selamlar Üzüm ben. Neredeyse karantinamın üçüncü haftasını bitirirken paylaşmaya ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde ben de yaşadıklarımı ve düşüncelerimi paylaşmak istedim. Öncelikle hepimiz, özellikle de karantina evresine girenler olarak tuhaf bir yalnızlığın içine de girmiş olduk. Sanırım ilk on gün olağan geliyordu birçoğumuza, bana da öyle geldi. Geçecek bir süreymiş gibi algıladığımız ve ilk defa yaşadığımız bu durumun aslında ağır bir süreç olacağını şimdilerde hissediyorum. 

İlk defa derken jenerasyonumuzun tanıklığı üzerinden ifade etmek istedim. Pandemi gibi salgın, hastalık evreleri dünya tarihinde hep oldu. Bugün de etkileriyle beraber zamanının özelliklerine göre başka bir türlüsünü, Corona adlı sürecini yaşıyoruz. Henüz hiç sokağa çıkmadım. Başından itibaren gerekli olan önlemleri almaya çalışıp minimum düzeyde, her seferinde sokağa markete vs. kitlesel ortak kullanım alanlarının olduğu yerlere çok sık girmemek için çeşitli ihtiyaçlarımı önceden tedarik etmeye çalışıp, uzun soluklu geçeceğini tahmin ettiğim karantina izolasyonuma başlamış oldum. Yıllardır gece hayatında çalışan bir insan olarak bu yeni sürece entegre olmaya çalışıyorum. Çünkü ?ziki koşullarda her şey çok kısıtlı. Gündelik işlerimi ve ihtiyaçlarımı bitirdikten sonra çoğunlukla gündemi takip edip çeşitli yazılar okuyorum, hem bu kriz hem öncesi hem sonrası derken değerlendirmeler yapıyorum. Eminim hepimizin bir çıkarımı vardır. Ben de LGBTİQ+’lar üzerinden olmak üzere günlerdir aklıma düşenleri paylaşmak istiyorum. Öncelikle birinci ayağı var tabi; hepimizi birden bu karantinaya getiren sürecin başlangıç evresi… 

İki türlü korkunç senaryodan bir tanesi virüsün insan yapımı olduğu, diğeri doğal ama bir şekilde yayıldığı kurgusu. İkisinin de korkunç tara?arı var. Eğer insan üretimi, kasıtlı ya da bir şekilde yanlışlıkla yayıldığı üzerindense yıllarımızı alacak bir hikâyenin içerisine girmiş oluyoruz. Belki de asla bulamayacağımız ama doğal gelişen bir virüs ise de çeşitli soruları sormuyor değilim kendi adıma. Doğaya çektirdiklerimize ve bir tür seleksiyon gibi baktığımda daha anlaşılır hissediyorum sanki. Çok basit geçtim şu an ama bu iki kurgunun henüz tam olarak ifade edemediğim başka duygulanımları olduğunu söyleyebilirim. Doğal olanda kabule geçiş daha kolay gibi. Suçlayıcılığı kalmıyor. Kendimize dönüp neleri nasıl hunharca ve vahşice tükettiğimize dair sorular sorduruyor. Hatta bunu bir karma gibi görüp ektiğimizi biçiyoruz dedirtebiliyor. Bizim hatamızdı diyebiliyoruz bu kadar çevre ve doğa tahribatına bakınca. Çok şey söylemek mümkün elbette kafalar karışık henüz. Buralardan mütevellit nedeni ve nasılı ne olursa olsun beni asıl düşündüren, tüm bu kurguların içinde ciddi anlamda ?ziki olarak ve acilen değerlendirmemiz gereken dinamikler var. Bu dinamikler üzerinden çözümler bulmaya çalışmak zorundayız. Bu dinamikler öyle dinamikler ki bu salgın süreci hangi koşulda ve nasıl gelmiş olursa olsun uzun vadede eğer doğru çıkarımları yaparsak virüsün yarattığı ve nasıl çare bulacağız veya bulduk sorularından da, sonucundan da önemli. 

Durumun nasıl ve neden başladığına dair geçirdiğimiz korku ve şok üzerinden ortaya atılan birçok iddiayla gündemimize düşen kesinliği ve doğruluğu henüz olmayan onlarca haber, yazı, bilgi var şu an. Ben de öncelikle belirtmeliyim ki net gözlemler yapamıyorum her şey şu an çok bulanık. Bu senaryolarda bir gerçeklik var ise belki bir zaman sonra duyacağız bunları, bilemiyoruz. Bildiğimiz ve gerçek olan tek şey bir virüsün hızla yayıldığı ve ölümcül olduğu. Şu an önlemini almamız gereken tek şey de bu. Dünya ile eş zamanlı bir sürecin içinden geçiyoruz. Görünen o ki bütün dünya halkları bu salgından zarar görecek. Önlemini alan, daha erken davranan, özellikle sistematik olarak -mesela başta sağlık sistemi gibi kamuya hizmet veren alanları daha iyi olan- sosyal devlet politikaları gelişmiş ülkeler tehlikeyi fark ettiği andan itibaren daha az kayıp verecek ya da bu süreci daha soğukkanlı ve bilinçli olarak daha az panikle deneyimleyecek. Şu an sınır, coğrafya tanımayan ve çok ürkütücü sonuçların yaşandığı, sistemlerinin daha iyi olduğunu düşündüğümüz, bildiğimiz, tahmin ettiğimiz ülkelerde bile kitlesel can kayıplarının olduğunu görüyoruz. Bu durumda her ne kadar bu yazdıklarım bir anlam taşımıyor gibi görünse de biliyoruz ki birçok ülkenin hükümeti yeterli tedbirleri almadı. Geç davrandı. Yani devletleri yönetenlerin bu kayıplarda büyük payı var. Bizim ülkemiz de bunlardan bir tanesi. Vakaların artış oranıyla beraber kilitlendik. Bilim dünyası ve devletler arasında enteresan bir kopukluk var. Birçok bilim insanının bugünleri yaşayacağımızı ısrarla direterek söylemelerine karşın devletlerin ilkel ve bilimden uzak politikaları maalesef içinde olduğumuz bu karantina günlerine korkulur düzeyde bir giriş yapmamıza neden oldu. 

Bir de şöyle ilginç bir yanı var ki, virüs insan ayrımı yapmıyor. 

Ölümcüllüğünün değişkenlik gösterdiği yaş grupları ve bir takım kronik hastalıkları olan insanlardaki pratikler gibi değişkenler var tabi ama herkese bulaşma ihtimali aynı. Beni bu konuda düşünmeye iten şey, birçoğumuzda da olduğu gibi ölüm vakalarının binleri bulan ülkelerdeki sonuçlarıdır ve İtalya en keskin örnektir bu anlamda. Salgının hızla yayılması ve yeterli olmayan hastanelerin, sağlık ekipmanlarının etkisiyle kullanımına dair bir gruptan vazgeçme sonucunun ortaya çıkması... Çeşitli haberlerde yaşlı nüfusu daha fazla olan İtalya’da daha genç hastaların kurtarılmasına ilişkin yaşlı hastalardan vazgeçileceği başka bir çarenin olmadığı söylemlerine denk geldik. Bu benim en çok düşündüğüm sonuç ve durumlardan bir tanesidir. Bu, çözümü o an gelişemeyen bir kriz anında alınmış bir karar gibi görünse de, beni; kapitalist, sınıfsal ve toplumsal dünya düzeninin yöntem ve pratik olarak yaşayacağımız, yaşadığımız durumların tam da ortasına götürüyor. Şimdilerde yaşadığımız bu çağın bütün sistematik dengelerinin nasıl kilitlendiğini gördüğümüz gibi bir daha nasıl eskisi gibi olamayacağımızın hesabını da yapmaya başladık. 

Yaşananları sindirmeye çalıştığım bu süreçte normal koşullarda bile dezavantajlı gruplardan olan kadın kimliğim ve trans deneyimimle ilgili anksiyeteler geliştirdim diyebilirim. Mesela toplumsal cinsiyet normlarında kadın kimliğim ve trans deneyimim üzerinden eşit olmayan koşullarda; sosyal, geleneksel, cis seksüel- cis heteroseksüel, ikili cinsiyet normlarının faşist kurallarının olduğu bu yaşam içerisinde hayatının birçok aşamasında en insani haklarından mahrum bırakılan, ikinci sınıf vatandaş sayılan, kadın dünyasında siyah kadın olan, doğurganlık özelliği olmayan, soyağacına katkıda bulunmayacak olan, hayatın türlü heveslerini mesela aşk gibi, arzu gibi cinsellik gibi, arkadaşlık gibi, çalışma ve sınıfsal emek alanları gibi parametrelerinde gözden çıkarılan ben ve benim gibi bana benzeyen/benzemeyen ya da aynı eşitsizlikleri yaşayan, yani bu dezavantajlı olma halini yaşayan herkes böylesi bir krizde bir salgın sürecinde gözden çıkartılır mı? Kendi adıma tuhaf bir güvensizlik hissettim. Karamsar bir tablo gibi görünse de yaşadığımız tarihi pratikler ister istemez bunları düşünmeme sebep oluyor. Umarım hasta olmam diyorum, hatta daha çok bu yüzden umarım hasta olmam diyorum. Böyle birtakım hissiyatları var işte… Bunlar tabi ki uç noktada olumsuz örnekler, belki de olmaz bilemiyoruz ama hayatta vazgeçilenler var bunu biliyoruz. Bu her daim var. 

Gelişmişlik ve hukuk alanındaki gelişmişlik son derece önemli. Sistemin eşit olmayan bütün kimlikleri üzerine düşünüyorum. LGBTİ+ queer olmak, kadın olmak, çocuk olmak, etnik anlamda öteki olmak, mülteci olmak, sosyo-ekonomik sını?ar içerisinde ezilen olmak… Zincirin halkaları eklendikçe ekleniyor. Bu zincirin eşitlerini kuran hukuk sistemleri güçlü ve köklü olan ülkelerin bazı sınavları daha rahat ve adil atlattığını görebiliriz. Komünlerin ve gettoların dünyanın birçok merkezinde bir tarihi var. Aslında birçok evrensel hukuk kazanımları da bu bahsettiğim zinciri oluşturan tüm öteki insanlığın mücadelesinden çıkmıştır. Bizler tek bir şey değiliz. Bir sürü özelliğimiz ve bir sürü kimliğimiz var. Hiçbir kimlik ve ötekilik hali birbirinden bağımsız gelişmiyor da. Bu eşit mağduriyetlik üzerinden çıkarımlarımız olabileceği gibi, LGBTİ+ queerler üzerinden çok keskin örnekler verebiliriz. 

Görüldüğü gibi böylesi kriz dönemlerinde, savaşlarda, doğal afetlerde kitlesel olarak etkilendiğimiz her durumda olayın kendi ?ziki gerçekliği bir yana en çok eşit olmayan dezavantajlı yanlarımızdan hissediyoruz. Kilitlendiğimiz karantina salgın evresi krizi ve öncesinde yaşadığımız hayat deneyimlerimizde çok ciddi benzerlikler olduğu için de bunları yazıyorum. Ki eğer bir dirence ihtiyacımız var ise de belki hafıza taramaları yapmamız bizleri direngen ve güçlü hissettirebilir. 

Öncelikle dayanışma gücümüzü hep canlı tutmalıyız ki bunu hep yaptık. Bu tatlı ezberlerimizden biridir. Aylara yayılacağını düşündüğümüz bu süreçte buna çok ihtiyacımız olacak. Şimdilerde çok duyduğumuz ve önlem olarak uyguladığımız sosyal mesafe kuralını bizler hep yaşadık mesela. İnsanlar bizlere hep sosyal mesafeliydi. Çok alışık olduğumuz pratikleri var bu hikâyede. Kabul edelim ki bizlere hep hastalıklı gözüyle de bakıldı. Eşcinsellik bulaşıcıdır söylemi en bariz örneklerinden biridir. Henüz bulaşanını görmedik (burada ciddi güldüm bu arada). Trans olanlar, cinsiyet kimliği ve yönelimleri üzerinden özneler, bir şekilde yaşam alanlarından çıkartıldılar. Yurtlarından atılan öğrenciler oldu. Özellikle trans deneyime sahip kadınlar hâlâ öldürülüyor (yazımı toparlarken bir trans kadın intiharı haberi okudum). Beden uyum süreçlerimize dair sağlık alanında ve hukuk alanında çok ciddi kurumsal problemlerimiz var. Bir virüsün aşısı bulunamayadursun; bu süreçlerde kaybettiğimiz, adlarını unuttuğumuz, haberimiz bile olmayan insanlar var. Bedenlerimiz, hayallerimiz, geleceğimiz hepsi yalnız ve cis heteroseksizmin faşist tarihine ve sistemine ipotekli. Bizlerin yaşam güvenliğiyle ilgili bir yasamız, yasal koruyanımız ya da güvencemiz yok. Bin türlü gerçek… Tam da bu noktalarda bir şeyler çok kesişiyor işte… Mesela nefret… Nefretin ve bugünlerde içinde bulunduğumuz salgın sürecinin çok benzerliği var; ikisinin de ürettiği çaresizlik ve ötekileme durumu gibi... Türkiye’nin herhangi bir noktasında yaşayamazsınız mesela, dünyanın da benzer şekilde bağnaz bir noktasında... Ev vermezler hastasınızdır diye. Devlet memuru olmak zordur açık kimlikli bir eşcinselseniz. Erkek eşcinsellerin sicillerine işlenen bir çürük raporu vardır. Çocukluğunuzdan itibaren yaşarsınız bütün bu olanları. Bir kere bu ülkenin devletinin ve toplumunun hesap vermek zorunda olduğu kadın cinayetleri var. Karantina sürecinde bile bu ülkede her gün birden fazla kadın öldürülüyor sokak ortalarında, başka insanların gözleri önünde, evlerinde. Bu coğrafyaların virüsten daha tehlikeli bir erkek/erk/ataerk şiddeti sorunu var. Virüsten daha tehlikeli değil mi? Yani kocaman bir deneyim var elimizde, dediğim gibi aynı şey değil tabi ama ne kadar benziyor. Bu iki virüs nefret ve Korona. İkisinin de ölümcül tara?arı var. Biri yeni türedi ve gidecek bir şekilde. Diğeri hep vardı. Biri çok enteresan tamamen insan yapımı. Yani fobiler, nefrete dayalı olan her şey nasıl ve ne zaman gideceğinden emin değilim. Yazımın başında belirtmiştim doğal seleksiyondan gelişen virüs senaryosunu daha masum buluyorum. Etkileri aynı olsa da…Ama insan yapımı olduğunda eşitsizlik kurgularım başlıyor… 

Karantina… Herkesin karantinası eşit mi?

Tabii ki eşit değil. Çalışmaya mecbur bırakılan ve devlet eliyle salgına açık hale getirilen binlerce işçi var mesela. Yaşamak için gerekli temel ihtiyaçlarımız ve bunların karşılanmaması... Beslenme, barınma, vergilendirilmiş bir sürü fatura, ödenmesi zorunlu ev kiraları, olası borçlar krediler vs. Sadece birkaç haftayı, bir ayı, aylık döngüleriyle götürmek zorunda kalan insanlar ne yapacak? Tam da bu gelir eşitsizliğinde LGBTİQ+’lar ne yapacaklar mesela? Aile düzeni içerisinde var olanların da hikayeleri bir yana, ailelerinden yaşadıkları fobiler nedeniyle tamamen göç etmek zorunda kalıp yalnızlaşan kişiler ne yapacak? Bin bir zorlukla eğitim hayatına giren, üniversitelerde okuyan bu öğrenciler ne yapacak? Trans deneyime sahip özneler süreçlerini nasıl devam ettirecekler? Toplumsal ahlakın tüm yıkıcı ve öldürücülüğü ile hayatlarının her anında hiçbir can güvenliği olmayan trans deneyime sahip kadınlar ne yapacaklar? Aile içi nefrete, şiddete, fobilere neden olacak kapalı bir evreden mi geçiyoruz? İşlerimizden mi olacağız? Tam olarak ekonomik dar bir süreç yaşadığımız gibi kimliklerimiz ve yönelimlerimiz üzerinden yine fobilerle karşı karşıyayız. Birkaç hafta sonramız, birkaç ay sonramız… Geleceğimize ilişkin bir sürü şey… LGBTİQ+’lar cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimleri ile de tüm ezilenlerle ekonomik bir yerden aynı psikolojik baskı ve faşizmini yaşamış olsa da psikososyal ve kültürel sınıf deneyimlerinin bir hayli farklılıkları var.

Bu yazdıklarım ortalama hepimizin içinden geçenlerdir diye tahmin ediyorum. Hali hazırdaki gerçekliklerimiz… Evet mikro ya da makro dayanışma biçimlerimizi hep canlı ve diri tutmalıyız. Ben sadece bu yaşadığımız hikâyenin sonuçları, etkileri ve kayıpları üzerinden değil, daha geniş bakmamız gerektiğine de inanıyorum. Açı ölçerlerimizi hep geniş açalım. Belirttiğim gibi zaten hayatın dezavantajlı grupları olarak birçok yükünü taşırken öncesinde, şimdi tam da kırmızı alarm sinyali veren bu çıkmazdan çıkmaya çalışırken, olabildiğince zamansız mücadele biçimleri üzerine kafa yormalıyız. Sınıfsal mücadele içinde kimliksel yönelimsel öznelik hallerimiz dışında da halleşmemiz gereken sorunlarımız var. LGBTİ+ Queer hareketin kişisel olarak gözlemlediğim eksik mücadele alanlarından biridir bu. Daha fazla sınıfsal ve feminist bir mücadele döngüsü ve kurgusu içinde de yol almamız gerektiğine inanıyorum ben. Evet belki birçok şey değişti, değişecek her alanda. Belki insanlık tarihi yeni bir boyut kazanıyor, belki de tahmin bile edemediğimiz yeni bir sistemin içine giriyoruzdur. Şimdilik zamana bırakarak ama unutmayarak… 

Mücadele bitmiyor değil mi?

Velev ki eşcinselsin, velev ki transsın, velev ki biseksüelsin, velev ki+, velev ki queersin… Velev ki… 

Bunlar bize çok şey hatırlatıyor. Bir dönem onur yürüyüşlerinin dövizleriydi. Gezi olaylarından sonraki onur yürüyüşlerinde çok kullanılmış ve çok ses getirmişti. Yazım içerisinde zaten hali hazırda yaşamış olduğumuz mağduriyetler ve yaşam pratiklerimizdeki etkilerinden bahsederek Korona süreciyle benzer bulduğum etkileri ifade etmek istedim ki, bıkarcasına deneyimledik çok türlü çaresizlik dönemlerini. Bu zamana kadar yazdıklarım üzerinden içinde bulunduğumuz psikolojik sürecin bizler üzerinde yarattığı etkisiyle beraber yineliyorum ve hiçbir hak ve yaşam mücadelesinden vazgeçmeyerek ek olarak diyorum ki, velev ki karantinadayız! 

Toplumsal olarak kayıplarımız var, tüm dünyanın olduğu gibi. Umarım ki olabildiğince kolay ve kayıpsız atlatabilelim bu süreci, temennimiz bu elbette ama insanlık tarihi ve tüm medeniyetler her zaman benzer hatta daha korkunç süreçlerden de geçti. 21. Yüzyıl’da bile halen süren savaşlar var açlıktan ölen yüz binlerce insan var. Koronanın bugün bizi çok ürküten, üzen kitlesel can kayıpları olduğu gibi farklı hastalıklardan da her gün ölen binlerce insan var dünya genelinde. Şu an bir virüsü kendimize çok yakın hissediyoruz ama görebileceğimiz çok daha büyük gerçekler de var…

Özetle peki nedir o gerçekler?

Mücadelenin devamlılığı, insanı ve doğayı koruyabilen,

Mücadelelerimizi anlamlı ve eşit kılan her şey…

Yazalım, çizelim, fotoğrafını çekelim, kaydedelim tarihe not düşelim… Paylaşalım.

Bugünlerde böyle şeyler geçti aklımdan paylaşmak istedim sevgiler… 

Son olarak, queer eğlence dünyasının performans çalışanları ve sanatçıları için karantina sürecinde destek amacıyla oluşturulmuş dayanışma çağrı platformlarını takip edelim, dayanışmamızı sürdürelim.