Balkon Çocuğu

Erdi Ker

Sayı: 172, Sayfa: 53,54

Balkon çocuğu tabirini ilk kez lise çağlarımda Ata Demirer’in stand-up gösterisinde çocukluğunda yaşadığı bir anıyı anlatırken mahallesindeki -sonradan eşcinsel ve modacı olduğunu öğrendiğimiz- bir çocuktan bahsettiğinde duymuştum. Kastedilen, çocukluğunu sokakta diğer çocuklarla oyun oynamaktan ziyade, evde veya balkonda geçirenlerdi. O an şaşırmıştım, geçmişim konusunda yalnız olmadığımı hissettim. Bunun tekil bir deneyim, bir kader olduğu düşüncesindeydim. Etrafımda kendim gibi biri olmaması da bunda etkiliydi. Sonraları da balkon çocukluğunun altında yatan parametreleri çok daha belirgin bir biçimde anlayıp tanımlamaya başlayabildim.

Çocukluğa dair imajlar her ne kadar cıvıl cıvıl olsa da, çocuk dünyasının acımasız yanları çok konuşulmak istenmez. Hele ki erkek çocuklar arasında sertlik, acıya dayanıklılık, yeri geldiğinde saldırgan olabilme grupta tutunmanın temel kriterleridir. Bunun dışında olmak demek, içeridekilerin hedefi olmakla çoğu zaman aynı anlama gelir. Çünkü gri alan pek yoktur. Çocuklar o dönemki bilişsel becerileri ve ahlak gelişimleri sebebiyle somut veriler üzerinden yargıda ve eylemde bulunurlar. Ne giydiğin, sesinin tonu, topa nasıl vurduğun, biri sataştığında nasıl bir karşılık verdiğin gibi sürekli somut performans gerektiren bir gerçeklik vardır. Farklı olana verdikleri tepkiler üzerinden bir tanım oluşturma ihtiyacı doğrultusunda çocukluk döneminde verilen kararlar, genelde çoğunluğun tepkisini göze almamayı ve iradesizce zorbalığa dönüşme eğiliminde olabilir. Burada kasti geçen zorbalık sadece fiziksel bir müdahale değil; yok sayma, dedikodusunu yapma, cephe oluşturma gibi psikolojik şiddet boyutunda da gerçekleşebilir.

Bu tabloda heteronormatif erkek kalıplarının dışında kalan oğlan çocuklar için bulunduğu muhitin sosyoekonomik demografisine göre belli alternatifler oluşuyor. Kendini dışlamayan arkadaşlar edinebilir (bu genelde kızlar olur), ki daha çok göze batmasına da sebep olabilir. Oyunu kuralına göre oynamaya çalışabilir ve rol yapabilir. Heteronormatif erkek kalıplarına uymamanın eksikliğini (!), arkadaş gruplarının maskarası, dert dinleyeni, her işe koşanı vb. olarak telafi etmeye çalışabilir. Veya şu an dünyanın dörtte birinden (27.03.2020 bbctürkçe verisi) resmi olarak beklendiği gibi, kendini eve kapatabilir.

Paylaştığım tabloda eve kapanmak, verilmiş bir karardan ziyade buna mecbur bırakılmayı daha çok çağrıştırıyor. Tıpkı şu an biyolojik olarak canlı kategorisinde sayılması bile tartışmalı olan bir formun insanlığı karantinaya mecbur bıraktığı gibi. O dönem yaşadıklarımın gelecekte bana bir avantaj olarak döneceğini tahmin edemezdim açıkçası. Dış dünyadan beklentiyi azaltmak, kendi kendine yetebilmeyi öğrenmek, başkalarından farklı bir gerçekliğin olduğunu kabullenmek…

Şüphesiz şu an aynı yerde değilim. Geçmişin savunma mekanizmaları bugünün güçlendiricisi olabiliyor. Zor yaşam deneyimleri insanları daha dirayetli kılıyor. Genele baktığımızda da online dayanışma hiç olmadığı kadar fazla ve büyük şehirlerde yaşayanlar kadar, küçük yerleşim yerlerinde yaşayanları da kapsayabiliyor. Arşivini kullanıma açan platformlar, online buluşmalar hiç olmadığı kadar fazla. Herkesi kapsayan bir tehdit olduğunda dönüşüm ne kadar da hızlı olabiliyor!

Eril kültürün ortak bir tehdit olduğu konusunda uzlaşmak için önümüzde daha çok zaman var gibi görünüyor. Ama insanların empati becerisinin sağlayabileceği dönüşüme dair her zaman umudum var. Doğaya verdiğimiz tahribat, kapatılmış mekânlar (hayvanat bahçesi, huzur evi, engelli merkezleri), toplumda dezavantajlı olanlara (şu an özellikle ekonomik olarak) yönelik yazılıp çizilenler eskisinden daha fazla. Bir noktada dezavantajlı olmamın öğrettiği dirayetle, hayattaki sınavı “çoğunluk” olmak olan bireylere kriz durumlarında vizyon oluşturabilmek belki de bu yaşananların anlamlarından biridir.

Yazdıklarımı sevgili psikodrama hocam Ejder Yıldırım’ın aklıma kazınan bir sözüyle sonlandırmak istiyorum. “Krizler yaşandığı an zordur ama sonrasında işlendiğinde çok kıymetlidir.” Krizin yarattığı duygusal bulanıklık duruldukça, çöken tortu katmanları da daha belirgin olacak. Hayatın kendi kendimizle baş başa kalmaya zorladığı bu süreçte hayaletlerimizle hiç olmadığı kadar yüzleşmek zorunda kalabiliriz. Belki bir balkon korkuluğunda bile karşılaşabiliriz. Onları yüzleşerek görünür kıldığımızda, korku ve tedirginlik yerini daha stabil bir ruh haline ve daha bütüncül bir kendiliğe bırakabilir.  Değişimin her zaman daha güzele olacağı inancıyla…