Monoseksizmin Çarptığı Kapı(lar)

Umut Erdem

Sayı: 174, Sayfa: 47-50

Bir düğün merasiminde abisi yanına gelip Shirin’e ne yaptığını sorduğunda “Saklanıyorum” diye cevap verir Shirin ve ardından kendini açmaya başlar. Önce bir konuya dair günah çıkarır, sonra da abisine zamanında birlikte yaşadığı kadınla önceden ilişki yaşamış olduğunu söyler. Abisi “demek lezbiyensin” diye karşılık verince “birlikte olduğum bütün erkeklere ilgi duydum, o yüzden bence biseksüelim” diye yanıt verir. Saklandığı yerden çıkıp açılmıştır artık. Ve devamında şöyle bir diyaloğa şahit oluruz: 

Abi: “Öyle bir şey var mı?”

Shirin: “Evet var.”

Abi: “Pekâlâ.”

Shirin: “Sence annem ve babam nasıl karşılayacaklar bunu?”

Abi: “Artık ilişkin bittiğine göre onlara söylemeyeceksin.”

Shirin: “Dürüst olmamak için fazla ciddi bir mesele.”

Abi: “İyi. Düğünden sonrayı bekle olur mu?”

Shirin: “Ne şerefsizsin ya!”

Abi: “En azından cinsel olarak kafası karışık bir narsist değilim.”

Desiree Akhavan’ın yazıp yönettiği 2014 yapımı Appropriate Behaviour (Makul Davranış)[1] filminin son sahnesindeki sekanstan bir diyalog bu. Film.com’un filme dair “Woody Allen, Biseksüel bir İranlı olsaydı (Makul Davranış) Annie Hall gibi olurdu”şeklindeki normatif ve absürd yorumunu çürütecek bir normativite eleştirisi sunuyor aslında. Shirin, Amerika’da yaşayan İranlı Biseksüel bir kadın olarak ne içinde kendini inşa etmeye çalıştığı topluluğun ne de ailesi sebebiyle ait olduğu toplumun normlarına ayak uyduramaz. Film kesişimsel bir bakış açısıyla hem beyaz olmayan hem de toplumun kendisinden beklediği üzere ne hetero ne de lezbiyen olan bir kadının biseksüelliğe, ilişkilenmelere dair normativitiye uy(a)mama, kayıpla başa çık(a)ma(ma) ve çuvallama hikâyesini anlatıyor. 

Yukarıdaki diyalog, sadece geleneksel heteropatriyarkal toplumun değil, bilakis lubunya camiasının da ürettiği bir norm olarak karşımıza çıkıyor. Yok sayılan, arada derede, geçiş süreci, meşru görülen yönelimlerin kesişimi olarak tariflenen, yeterli politik önemi taşımadığı düşünülen ve üzerine pek çok olumsuzlamanın boca edildiği biseksüellik, normativitenin çarkına dolandırılmaya ve keskin, sabit kimlik kutucuklarına yerleştirilmeye çalışılıyor.  Zaten tam da bu yüzden aslında şemsiye bir kimlik[2] olarak tarifleyeceğimiz bi+ deneyimi yaşayanlar, bu şemsiyenin altında kendini var edenler dışlanıyor, hatta yok sayılıyor ve “ikili cinsiyetçi”, “transfobik”, “modası geçmiş” gibi olumsuz yargılamalara tabi tutuluyor. Herkesin bi+ deneyimini aynı şekilde yaşaması, ‘bi-’yi aynı şekilde tanımlıyor olması bekleniyor. Oysa durum böyle değil. Normativitenin çarkına çomak sokma potansiyeli taşıyan bi+ politika, özellikle LGBTİ+ camiası içinde biseksüelliğin “hizaya getirilme” durumuyla baş etmeye çalışıyor. 

Bi+’lar öncelikle partnerlerine, herhangi bir çeşit ilişkilenme yaşadıkları insanlara, onların (atanmış) cinsiyetlerine göre bir yönelim atamasıyla karşılaşıyorlar. İlişkinin kendisi de bu atanan yönelimle isimlendiriliyor. Bu da ya hetero ya da eşcinsel olmakla sınırlı. Çünkü norm olarak görülenler bu ikilikten ibaret. Bi+’ların hangi cinsiyetten hoşlanacağı bir kesinlik arz etmez. Bu “belirsizlik” camia içinde de bir korku yaratıyor. Bu korku bi+’ların “sadakatsiz”, “kafası karışık”, “güvenilmez”, “tarafını seçememiş”, “düşman”, “heteropatriyarka yancısı” vs. gibi olumsuz yargılamalarla anılmasını beraberinde getiriyor. Tam da bu sebeple Shirin’in abisinin söyledikleri, geleneksel toplum ve lubunya camiası fark etmeksizin norm olan yargılar. 

Biseksüelliğe dair lubunya camiasında var olan başka normlardan biri, biseksüelliğin sadece harf olarak kalması ve spesifik olarak biseksüelliğe ve bi+’lara dair ihtiyaçların karşılanması için hareket içinde çabalanmaması. Biseksüelliğin ve buradan doğru da bifobi ve monoseksizmin “kayıp gönderge” haline getirildiğini söylemek mümkün. Biseksüellik yok sayıldığı için bifobi ve monoseksizme işaret eden şeyler de görünmez hâle getiriliyor. Homofobi ve transfobiyle açıklayabileceğimiz hata ve/veya suçlardan bahsettiğimiz var sayılıyor. Aslında herkesi etkileyen monoseksizm ve Shiri Eisner’ın monoseksizmin yarattığı durumlardan biri olarak sözünü ettiği bifobi, biseksüellerin yok sayılması sebebiyle bu tahakküm kurucu kurumsallaşmış yapıların kayıp hale gelmesi sonucu, hata ya da suç olma statüsünü kaybediyor. Yok hükmünde görülüyor çünkü. 

Steven Angelides[3], “cinselliğe dair tarih yazımında biseksüelliğin kayıp olmasının” nedenlerinden birini “biseksüelliğin sadece hetero/eşcinsel karşıtlığının yan ürünü ya da yan etkisi olarak varsayılması” olarak görüyor. Biseksüelliğin sadece bu ikili karşıt kutup tarafından belirlendiğinin varsayıldığı görüşünde. Bu görüş Türkiye’deki LGBTİ+ politikasını da belirleyen bir norm olmuş vaziyette. O sebeple bifobi “kayıp gönderge” haline getiriliyor, “homofobi” demek yeterli zannediliyor ve örneğin Zomato’nun[4]“kadın, erkek, eşcinsel, transgender fark etmeksizin” tüm çalışanları için regl izni verdiğini belirttiğinde biseksüelleri anmaması kıyamet kopartmıyor. Oysa pek çok biseksüelin iş yerinde açılmaktan korktuğu, eşcinsellerle kıyaslandığında biseksüellerin daha büyük çoğunluğunun iş arkadaşlarına açık olmadığı verili bilgiler arasında. İş yerinde açık biseksüellerin sırf yönelimleri sebebiyle yaptıkları işin “güvenilmez” bulunması gibi şiddet deneyimleri yaşanırken biseksüellerin iş yerine dair bir haberde silinir pozisyonda olması, heteroseksüel-eşcinsel ikiliğinin norm olarak görüldüğünü bize işaret ediyor. 

Makul Davranış’ta Shirin’in sevgilisiyle bisiklet turu attığı sahnede sevgilisi Maxine, Shirin’in ailesine açık olmamasına çok şaşırır. Shirin’in buna cevap olarak “Hangi ülkede eşcinsel olduğun için taşlanarak öldürülüyordun? Evet, ben biliyorum. İran, bütün ailemin geldiği yer” demesine karşılık Maxine “Her tartıştığımızda İran kartını kullanamazsın” der, beyaz bir lezbiyen olarak. Film, açık olmamaya dair normatif yargıyı kesişimsel ve beyaz olmayan bir bakış açısıyla eleştirme üzerine sözünü kurar. Özellikle biseksüellere, üstelik açık değillerse direkt olarak “hetero ayrıcalığını” kullandıkları, “straight passing”[5] yaşadıklarını söylemek reva görülüyor. Bu normatif haline gelmiş yargı, yukarıda bahsettiğim ikilik üzerine kurulu anlayıştan gücünü alıyor. Maxine’in Shirin’i suçlamaya varan yargısı da pekâlâ bundan besleniyor. Biseksüelliğin “daima başka bir yerde –embriyo olarak, insanlığın tarih öncesi dönemine ait bir yerde- ya da başka bir şekilde- ya hetero ya da eşcinsel olarak”[6] var olması gerektiğine dair normativite temel oluşturuyor. Daha kapsayıcı bakmak gerekirse, birden fazla cinsiyete ve/veya cinsiyetsizlik haline ilgi/arzu duymanın, bu potansiyeli taşımanın meşru görülmemesinin norm olmasıyla ilgili. Yani kişinin sırasıyla ya hemcinsi ya da karşı cins olarak tariflenen kişilerle ilişkisi üzerinden, beyanından bağımsız olarak, bi+ olabileceği asla tahayyül edilmeden ya queer kabul edilmesi ya da hetero olarak görülüp bu ayrıcalıkla sırtının sıvazlandığının direkt düşünülmesi, LGBTİ+ hareket içinde normatif halini almış bir görüş. 

Eşitsiz güç ilişkilerini analiz etmekle, tamamen geleneksel toplumun herkesi natrans ve hetero varsaymasını baz alarak genelleme yoluyla sabit bir mağdur-fail ikiliği yaratmak arasında fark olduğunu düşünüyorum.  Eğer ben toplum içinde görünmez bir haldeysem, toplumun bana yükledikleriyle nasıl ayrıcalık sahibi olabilirim? Olmadığım bir şeyin ayrıcalığını nasıl yaşayabilir ya da zaten bütün olarak, var olduğum şekilde kabul edilmediğim bir konuma direkt nasıl “geçiş”[7] yapıyor olabilirim? 

Ben bu dışlayıcı “görüş”ün, beden uyum süreci geçirmemiş trans kadınların “erkek ayrıcalığı” yaşadıklarının düşünülmesiyle temelden bir bağlantısı olduğunu düşünüyorum. Cinsiyete ve cinselliğe dair ikilikten beslenen, insanları belirli önkabullerle toplum içinde konumlandıran, arzuyu değil deneyimi esas alan normativite, hetero-patriyarkayla mücadele ettiğini belirten ve bi+’ları içerdiğini düşündüğümüz bir alanda yine bir şekilde bizi dışarıda bırakan bir kapı[8] olarak karşımıza çıkıyor. 

Aslında bizi ifade etmeyen ama sırf o meşru görüldüğü için zorla yerleştirildiğimiz kutucuk, bize ne kadar özgürlük ve ayrıcalık sağlayabilir? Ben o kutucuğa zorla yerleştirildiysem, toplum beni ancak o kutucuk içinde tanımladığında “makbul” görüyorsa bunun ismi “straight passing” ve “hetero ayrıcalığı” olarak nasıl tanımlanabilir, ayan beyan yaşanılan şey görünmezlikken?

Bu normatif gözden ilişkilerin sıfatlandırıldığını görüyoruz. Tamamen ilişkide yer alan kişilerin cinsiyetlerine göre o ilişkinin bir yönelimi oluyor ve bu da ya hetero ya da eşcinsel. 

Elisabeth D. Däumer’in hayat verdiği Cloe kendini artık hetero hissetmezken bir erkekle ilişkisini nasıl tanımlayacaktır? İlişki yaşayan kişilerin kendilerini “queer” olarak tanımlama ihtimallerine rağmen sadece belirli cinsellik pratikleri, mesela penetrasyonun olup olamadığını ima etmek için mi ilişki heteroseksüel olarak adlandırılır? Kişi kadın, karşıdaki erkek diye mi? “Normal” ilişkiye dair hâkim görüşle uyum arz edip böylelikle heteroseksüel ayrıcalığın faydalarından yararlanıldığı için mi? [9]Kadın ve erkek olmamakta ısrar eden partnerlerin, heteroseksüel olarak toplumsal cinsiyetlendirilmiş rollerin hâkimiyetine direnen bir ilişki kurmaları feminist ütopyada mümkün olabilir mi? Peki bu ilişkinin ismi ne olur?[10]

Oysa ilişkilerin değil, insanların yönelimi olur. Fakat karıştırılan bazı noktaları birbirinden ayırmak gerekirse; lubunyaların ilişkileri heteronormatif olabilir. İçinde en az bir kişinin biseksüel olduğu herhangi tür ilişkilenme, partner(ler)inin cinsiyeti ne olursa olsun içkin olarak heteronormativitiden azade olacak anlamına gelmez. Heteropatriyarkal öğretilmişlikle şekillendirilmiş, iletişimsizliğin hakim olduğu, sağlıklı iletişimin, açıklığın sürmediği, manipülasyon, zorbalık gibi psikolojik şiddet pratiklerinin ve daha pek çok şiddet türünün yaşandığı, güç ilişkilerindeki eşitsizliğin ayyuka çıktığı, toksik örüntülerin yer aldığı, şiddetin sistematik olarak hüküm sürdüğü[11] lubunyalararası ilişkilere rastlamak, bunları bilfiil yaşamak pekâlâ mümkün. Bu ilişkileri birtakım sıfatlarla tarif edebiliriz ama tamamen ilişkideki kişilerin cinsiyetlerinden doğru ilişkilere yönelim atamak başka bir şeydir ve normatif bakışın bir sonucudur. Monoseksüel olmayan insanları dışarıda bırakan, onları silen bir normatif bakış. Monoseksizmin hegemonya sahibi olduğunun çok net olduğu bir normatif bakış. İlişkideki kişileri aslında tamamen tek bir kritere –kişilerin (atanmış) cinsiyetine- bağlayan, kişilere bir bütün olarak bakmayı reddeden, onları parçalara ayırıp cinsiyete indirgeyen normatif bir bakış. Tabii ki de güç ilişkileri ve hiyerarşi mevzusunda cinsiyet önemli ve insanların toplumdaki konumunu, failliklerini belirleyen bir faktördür ama tek başına bir ilişkilenmenin hetero mu yoksa eşcinsel mi olduğu hükmünü vermek için değerlendirilmeye alınacak belirleyici bir unsur değildir. Aksine belirleyici olması, ilişki yaşayan herkesin monoseksüel olduğunu varsaymak demek olur. 

Ümit Ünal’ın film festivallerinde yarışan hatta ödül kazanan yeni filmi “Aşk, Büyü vs.”nin medyada sürekli “iki kadının aşkı” şeklinde özetlenmesine, bir Twitter hesabının itiraz ettiğini gördüm. “İki kadının aşkı” değil, “Lezbiyen Aşk” denmeliymiş. “Lezbiyen”i söylemekten çekinmemeliymişiz. Bir kullanıcının “lezbiyen aşk” ifadesini sorunlu bularak “kadınlardan biri hatta ikisi de biseksüel olabilir, bu şekilde biseksüelleri siliyoruz” şeklindeki itirazına karşı ise aynı hesap “lezbiyen söylenmekten çekinilen bir söz, silmiyor, görünür yapıp sahipleniyoruz” diye cevap verdi. Ayrıca şunu da ekledi: “Okuduğumuz kadarıyla filmde kadınların biseksüel kimliği varsa da öne çıkmadığı için "Lezbiyen aşk" dedik.” Kendilerine de sordum ama yanıt alamadım, biseksüel kimliğinin öne çıkması için ne gerekiyordu tam olarak, “lezbiyen aşk” demek için iki kadının aşk hikayesi olması yeterliyken? Bu diretme ve inadın, LGBTİ+ ve feminist politikada daha kapsayıcı dil kullanmaya çalışırken “kadınlar siliniyor, kadınlık elden gidiyor” şeklindeki transfobiyi gerekçelendirmeye çalışan veryansınlardan ne derece farklı olduğunu düşünüyorum. Yani insanların monoseksüel olmayabileceği ihtimalini düşünmek “lezbiyenlik elden gidiyor!” demek midir?

Bu noktada monoseksizmin diğer tahakküm biçimleriyle ilişkisini, heteroseksizm ve patriyarkayla nasıl zincir gibi bağlı olduğunu fark etmek önemli. “Heteropatriyarka, intizamlı biçimde hiyerarşi kurabilmek için insanların monoseksüel olmasına ihtiyaç duyar… Biseksüellik ise toplumun üzerine inşa edildiği hiyerarşileri alt üst etme tehdidi teşkil ederek görselliği esas alan mantık ve normatif cinsiyet devamlılığına bir şekilde çomak sokar.”[12]  Shiri Eisner bir yazısında monoseksizmin, monoseksüel kimlik ve davranışların yapısal ayrıcalığına atıfta bulunduğunu belirtiyor. Birinin yalnızca ya hetero ya da eşcinsel olabileceği, monoseksüel olmanın biseksüel olmaktan daha iyi olduğu, sadece monoseksüel kimliklerin “gerçek” olduğu, dikkati ve özeni hak eden konuların sadece monoseksüellikle ilgili mevzular olduğu inanışını kast ettiğini öne sürüyor. Birincil ve temel kaynağının heteroseksizm ve patriyarka olduğunu da ekliyor. “Yani esasen monoseksizm bir sistem, taban yapıdır. Direkt bi+’ları hedef almaz fakat bi+’ların varlığını ve meşruluğunu imha etme etkisine sahiptir… Monoseksizm, daha "geniş" bir kültürün bi+’lar üzerinde yarattığı baskıya bütünüyle bakmamızı sağlar. Ayrıca bize sadece biseksüelleri değil herkesi etkileyen bir yapı olduğunu düşündürtür. Örneğin diğer insanların seçeneklerini sınırlar."[13]

Göz önünde bulundurmamız gereken monoseksüellerin hayatlarında kolaylıkla erişip biseksüellerin erişemediği pek çok şeyin olduğu, biseksüellere uygulanan baskı biçimlerinin çokça inkâr edilip silindiği ve monoseksüellerin monoseksüel olmaktan kaynaklı ayrıcalık sahibi olduklarıdır.[14] Bunun anlamı –trans, natrans fark etmez- eşcinsellerin ve heteroseksüellerin aynı güce sahip oldukları değildir. Fakat normativite üzerine düşünürken ve onunla mücadele etmeye çalışırken toplumun biseksüellere biseksüel olduğu için ödül vermediğini ama monoseksizmin gerçek olduğunu[15] ve bunun kurucu yapılarının patriyarka ve heteroseksizm olduğunu kendimize çok kez hatırlatmakta, bu konuda kendimizi sürekli yoklamakta fayda var.

 

 


[3] Historicizing (Bi)sexuality: A Rejoinder for Gay/Lesbian Studies, Feminism, and Queer theory, Journal of Homosexuality, Şubat 2006.Syf:128.

 

[5] “Heteroseksüelliğe “geçiş” yapmak” olarak da düşünüleceği gibi Türkçe’ye daha doğru biçimde “Heteroseksüel olarak Görülmek” şeklinde çevrilebilir.

 

[6] Historicizing (Bi)sexuality: A Rejoinder for Gay/Lesbian Studies, Feminism, and Queer theory, Journal of Homosexuality, Şubat 2006.Syf:132.

 

[7] “Straight-passing” sözüne atıfta bulunulmuştur.

 

[8] Sara Ahmed’in Slammed Doors ismindeki makalesinde “kapı”yı metaforik biçimde kullanmasına atıfta bulunulmuştur: https://feministkilljoys.com/2020/03/17/slammed-doors/

 

[9] Queer Ethics; Or The Challenge of Bisexuality to Lesbian Ethics, Hypatia, Vol. 7, No. 4, Lesbian Philosophy, (Autumn 1992), Syf. 96.

 

[10] A.g.e syf. 95.

 

[11] İlişki içinde biseksüellerin, biseksüel olmaları gerekçe gösterilerek partner şiddeti yaşadıkları, özellikle biseksüel kadınların “aşırı cinselleştirilme” (hypersexualized) stereotipi sebebiyle yüksek oranda cinsel şiddet gördüğü verili bilgiler arasında.

 

[12] McShane, Hannah, The Bisexual To Be Corrected: Interrogating The Threat And Recuperation Of Women ?s Femme Bisexuality, the Institute for Women?s, Gender, and Sexuality Studies at ScholarWorks at Georgia State University, syf. 3