Beden Üzerine Filmler

Merve Engür

Sayı: 177, Sayfa: 53-56

İnsan bedenini sadece bir meta olarak ele almak yanlış olur. Onu şekillendiren kültür, coğrafya, yeme alışkanlıkları, yaşam biçimi gibi pek çok farklı etken var. Beden, bir anlamda kişilerin toplumsal kimliğini açıklayıcı nitelikte, yani bedenlerimizi aslında içinde yaşadığımız toplumlar şekillendirir diyebiliriz. Bunu şekillendirirken de toplumun yapmayı en sevdiği şeylerden biri etiketlemek; cinsiyet, güzellik, estetik, sağlık gibi konularda bedenler kategorize edilir.

 

Sinemadaki bedenleri de aynı şekilde, sadece bir duygu veya senaryoyu aktarmaya çalışan aracılar olarak değil, topluma bir mesaj ileten prototipler olarak görebiliriz. Kitle iletişim aracı olarak kullanılan popüler sinema (özellikle Hollywood) bize neyin havalı olduğunu, nasıl bedenlerin seksi sayıldığını, nasıl sevişmemiz gerektiğini veya hangi beden tiplerinin neleri tercih ettiğini öğreten/dayatan/normalleştiren filmlerle donatılıyor. Hatta gariplikler bile kategorize ediliyor, eğer topluma ait hissetmiyorsanız nasıl görünmeniz veya davranmanız gerektiği bile filmler ve televizyon programları aracılığıyla size öğretilebilir. Bedenlerimiz içinde nasıl var olmamız gerektiği ise bu öğrenmenin başında geliyor diyebiliriz, çünkü kapitalist sistemin istediği şey zaten herkesin bir kategoriye yerleşmesi. Bunu da en iyi bildiği yoldan, popüler kültür aracılığı ile yapmaya çalışıyor. Şişmanların, zayıfların, sakatların, renklilerin, sarışınların, gençlerin, yaşlıların (liste uzar gider) hepsinin popüler kültürde olduğu gibi sinemada da temsili bir yeri var. Ne kadar doğal veya hayatın içinden olsa da sinemada gördüğümüz bedenler ‘temsil’dir ve aslında temsiller hiçbir zaman masum değil, hep bir politikanın aleti şeklinde karşımıza çıkarlar. Hem propaganda hem de manipülasyon aracı olarak kullanılabilen sinemaya çoğu zaman sorunlu bir şekilde yansıtılırlar. Tabii ki olumlayabileceğimiz beden temsilleri de var fakat popüler sinema filmlerine şöyle bir göz gezdirdiğimizde temsillerin genelde yargılayıcı, kapsayıcı olmayan ve gerçek dışı bedenler olduğunu görürüz.

 

Beden konusu sinemada cinsiyet, cinsellik, şiddet, normatiflik gibi çok farklı formda karşımıza çıkabilir. Tüm bunları kısa bir yazıda ele almak mümkün olmadığı için bedeni; kimlik, duygu ve algı kavramları etrafında konu alan üç filmi incelemeye çalıştım.

 

İçinde Yaşadığım Deri (2011)

 

Bazen yaşadığımız bedende hapsolmuş gibi hissedebiliriz ama bu filmin konusu bundan tamamen farklı. Pedro Almadovar’ın yönettiği filmde aile trajedileri yaşamış başarılı bir plastik cerrah olan Robert Ledgard’ın, üzerinde cerrahi müdahaleler yaptığı ve bir odaya hapsettiği Vera ile olan hikayesi anlatılıyor. Film ilerledikçe Vera’nın aslında Vicente adında genç bir erkek olduğunu fakat Robert’in onun vücudunu, yüzünü ve derisini tamamen değiştirerek ölen (intihar eden) karısı Gal’e benzettiği ortaya çıkıyor. Vicente’nin bedeni artık vulvalı, memeli ve Gal’e uygun olarak daha ince hale gelmiştir. Sahneler ilerledikçe Robert’in Vicente’yi ezkaza seçmediği, intihar ederek ölen kızına tecavüz eden kişi olduğu için özellikle kaçırdığı ve bedenine cerrahi müdahalelerde bulunduğu anlaşılıyor. Altı sene boyunca bir odada tutsak olarak bedensel dönüşüm yaşayan Vicente, Robert’in hikâyesini daha iyi öğrendiği zaman da rüzgârı kendi yönüne çevirebilir hale geliyor ve intikam sırasını kendi lehine çeviriyor.

 

Almadovar’ın bedenleri ele alış tarzı bize karakterler hakkında bir fikir verse bile, arka plandaki hikâye film ilerledikçe ortaya çıkıyor ve şaşırtıcı olay örgüsü yaratılıyor. Vera’nın filmin başlarında giydiği tüm bedenini saran ten rengi koruyucu kıyafet nedeniyle onun tedavi altındaki birisi olduğu akla geliyor. Fakat biraz ilerleyince onun, orada yaşamaya mecbur bırakılmış biri olduğunu öğreniyoruz. Vera’nın tek hapishanesi Robert’in evinde yaşadığı oda değil, aynı zamanda kendi bedeni de. Filmin isminin neden ‘İçinde Yaşadığım Deri’ olduğu Vera’nın yani Vicente’nin, dolayısıyla da Robert’in kızının hikayesi geçtiğinde ortaya çıkıyor. Robert’in Vicente’nin bedenini bu şekilde değiştirmesini hem bir cezalandırma hem de ölen eşine duyduğu özlem olarak okuyabiliriz. Bana bu noktada bir Frankenstein hikayesini de anımsattı. Başarılı bir doktor, kendi laboratuvarında kendine ait bir insan bedeni yaratıyor. Robert’in farkı ise insan yaratma konusunu intikam almak için Vicente’nin üzerinde rızası dışında başlayıp, altı sene sonunda ölen eşine benzeyen bir kişi olunca da özlem duygusuyla tekrar o bedene âşık olması oluyor. İntikam ve özlem duygularını bir süreliğine görmezden gelirsek, sağlıksız bir karakter olan Robert’in bu deneyi sadece kendi kişisel başarısı için yapmış ve çıkan sonuca âşık olmuş olabileceği de akla geliyor.

 

‘Tarantula’ isimli romandan uyarlanmış olan bu film, gerilim ve korku kategorilerine girse de komedi unsurları da barındıran ve ilerledikçe temposu artan bir anlatıma sahip. Bir kişinin yabancısı olduğu bir bedende hapsolmasını daha önce yapılmamış bir biçimde ele alıyor.

 

Köpekler Pantolon Giymez (2019)

 

Bedenimizin fiziksel algıları bize bazen gerçek duygular yaşatır, bazen de bu algılar birbirinin içine girmiş ve tanımlanamaz şekilde karşımıza çıkar. Finlandiya ve Letonya ortak yapımı olan ‘Köpekler Pantolon Giymez’ BDSM dünyasına ufak bir göz atmamızı sağlıyor. Kuzey Avrupa’yı her karesinde hissettiren ve Jukka-Pekka Valkeapää yönetmenliğinde çekilen filmde, eşini kaybeden Juha’nın hikâyesi anlatılıyor. Eşinin ölümü üzerinden yıllar geçmesine rağmen yalnız kalmayı seçen Juha, tek düze yaşayan başarılı bir cerrah ve kızıyla çok ilgilenmeyen, sorumsuz bir baba profili çiziyor. Kızının doğum günü için dilini deldirmeye gittikleri sırada yanlışlıkla dominatrix Mona’nın zindanına giriyor ve Mona’nın ufak çaplı bir saldırısına maruz kalıyor. Nefesi kesildiği bu saldırı sırasında bilincini bir anlık kaybediyor, kendini eşinin öldüğü gölde buluyor ve kaybettiği eşinin hayalini görüyor. Sürekli ölen eşinin kıyafetleri ve parfümü ile mastürbasyon yapan Juha için bu deneyim bir daha vazgeçemeyeceği bir hâl alıyor ve Mona’dan düzenli olarak randevu almaya başlıyor.

 

Juha’nın hoşuna giden bedensel deneyimin altında kaybettiği eşine duyduğu özlem varmış gibi görünse de bu özlemi yıllardır süregelen bir alışkanlık, kabullenememe ve pişmanlık olarak görebiliriz. Mona’nın ondan köpek gibi dört ayak üzerinde yürümesini, pantolon giymemesini ve ayakkabılarını yalamasını istemesi başta Juha’ya garip gelmiş olsa da, iki karakter arasındaki iletişim ilerledikçe bu istekler de ilişkilerini düzenleyen unsurlar hâline geliyor. BDSM’in karşılıklı uzlaşmaya dayalı dinamiği filmde çok olağan bir şekilde veriliyor. Filmin dönüm noktalarından biri, Juha bu uzlaşmayı bozduğunda yaşanıyor. Bilinci kaybolduğunda elindeki topu düşürmesi gereken Juha, Mona fark etmeden topu sıkarak elinde parçalıyor ve top düşmediği için de kendisini hastaneye, Mona’yı da neredeyse katil olmaya sürüklemiş oluyor. Bu olaydan sonra bir süre onunla görüşmek istemeyen Mona, Juha’nın ısrarları ve ona olan duyguları nedeniyle son bir kez görüşme kararı alıyor. Kurdukları bu sadist-mazoşist ilişki Juha’nın kendini özgür bırakması ile olağan akışına oturuyor.

 

Ölüm ile yaşam arasındaki ince çizgi üstünde haz ve acıyı birleştiren bu ilişki, bedenlerimizle rıza dahilinde ne istersek yapabileceğimizi bize bir kez daha hatırlatıyor. BDSM’in güç ilişkilerinin değişkenliği, rızanın tüm taraflar için mutlak kılınması ve yaşanan duygularla fiziksel duyuların iç içe geçmesi başarılı bir şekilde işleniyor.

 

Kelebek ve Dalgıç (2007)

 

Beden her zaman kendi rızamız dahilinde hareket etmeyebilir, bazen bizi mecbur bıraktığı durumlar da olur. Julian Schnabel’in yönettiği ve gerçek bir hikâyeden uyarlanan ‘Kelebek ve Dalgıç’, Elle dergisinin editörü Jean-Dominique Bauby’nin 42 yaşında ‘locked-in’ adı verilen bir felç hastalığı geçirerek üç hafta komaya girip uyandıktan sonraki süreci anlatıyor. Bauby’nin geçirdiği felç sonrasında hareket ettirebildiği tek organı sol gözü oluyor. Beyin fonksiyonlarının kusursuz çalışmasının yanında dış dünya ile iletişimini sadece tek gözünü kırparak sağlamaya çalışıyor. Bir konuşma terapisti sayesinde Bauby’nin daha rahat iletişime geçmesi için bir sistem geçiriliyor ve bu sayede Bauby felç geçirmeden önce imzalamış olduğu bir kitap sözleşmesini hayata geçirmeye karar veriyor. Yanında tek tek harfleri okuyup yazma sistemi ile onun tüm cümlelerini kaleme alan bir yardımcı ile birlikte yaklaşık bir sene içinde kitap yazıyorlar.

 

Filmin bir kısmının Bauby’nin gözünden çekilmiş olması; bilinci tamamen açık, hayal kurabilen ve düşünebilen bir kişinin hareketsiz bir bedene hapsolmasının nasıl bir etki yaratabileceğini kısmen deneyimlememizi sağlıyor. Bauby’nin bedenini kaybettikten sonraki düşüncelerinin ağırlıklı olarak haraket şansı varken yapmadıklarına odaklandığını görüyoruz. Filmin başarısını oluşturan şey ise bedeni bu kadar hareketsiz iken bir o kadar da canlı hissettirebilmesi oluyor bence. Diğer bir yandan da Bauby’nin karışıkmış gibi gösterilmeye çalışılan ama hiç de karışık olmayan cis hetero fantezileri biraz can sıkmıyor değil. Fizyoterapistinin ilk başta sadece güzel olarak tanıtılması, çocuklarının annesi ve âşık olduğu kadın arasındaki gerginlik ve kız arkadaşıyla yaşadığı eski bir olay bize filmdeki kadınların her zaman ikinci planda kalacağını gösteriyor. Yine de Bauby’nin insanlara davranış biçimleriyle ilgili yaşadığı vicdan azapları ve insanlara kötü davrandığını düşünmesiyle avunuyoruz.

 

Sabır ve azim kavramlarını birbiri içinde ele alan bu film, beş duyu organımızın aslında bilincimiz için bir araç olduğunu anlatıyor. Felçli bedenini eski sünger dalgıçlarının kıyafetinde hayal edip metaforlaştıran Bauby’nin bilincinin bir kelebek gibi hafif ve özgür olduğunu izliyoruz.